vulnicure

29 Şubat 2016 Pazartesi

Mim: Kişisel Blog Yazarları Ne Düşünüyor?

Pazartesi, Şubat 29, 2016 18
Mim: Kişisel Blog Yazarları Ne Düşünüyor?
Dreamland Günlükleri ve İnci Misali beni mimlemiş, öyle hoşuma gitti ki hemen yazmaya başladım :) Çok teşekkür ederim kendilerine.

1) Yakın çevrenizdeki insanlara blogunuzdan bahsediyor musunuz?
Hayır, elimden geldiğince uzak tutmaya çalışıyorum. Bilen birkaç arkadaşım ve akrabam var, ne kadar ziyaret ediyorlar en ufak bir fikrim yok. Nedense hayatımdan ne kadar az kişi bilirse o kadar iyi gibi geliyor bana.

2) Neden blog yazıyorsunuz?
Bu blogu açmadan yıllar önce Blogcu.com platformunda bir blogum vardı, sonradan o platformdaki değişimlerden dolayı toplu olarak Blogspot'a geçmiştik. 2013 kasım ayında bu blogu açtım, o zamanki amacım okuduğum kitapları paylaşmaktı. Zamanla daha çok kişisel blog kategorisine kaydım çünkü ilgimi çeken her şey ve bunlar hakkındaki görüşlerimi yazmak, insanlarla paylaşmak istiyordum. Şu anda da böyle düşünüyorum ancak bazen buraya sadece nasıl hissettiğimi bile yazdığım oluyor. 

3) İlk yazınız ve son yazınız arasında nasıl bir fark var?
Sanırım ilk yazılarım daha çocuksu tarzdaydı; her cümlede ^o^ benzeri ifadeler bulunuyordu, görüşlerimi paylaşmanın kitapta neler olduğunu (o zaman sadece kitapları yorumluyordum) anlatmak olduğunu düşünüyordum herhalde ki pek bir yorum olmuyordu.

4) Blog yazmak normal yaşantınıza ne kattı?
Öncelikle çok değerli insanların varlığından haberdar oldum. Pek çok kitap, film, dizi, şarkı keşfettim. Devam etmekte olan bir döngü bu. Ayrıca kendimi ifade edebilme konusunda da gelişme katettiğimi kesinlikle söylemem gerekir.

5) Yakın arkadaşlarınıza blog yazmalarını önerir misiniz?
Öneriyorum aslında, hatta bir arkadaşım geçen sene açmıştı ancak devam etmedi.

6) Hangi kaynaklardan ilham alıyorsunuz?
Canımın istediği her şey bana ilham veriyor. Yine de genelde filmler diyebilirim.

7) Diğer blog sahipleriyle iyi iletişim kuruyor musunuz?
Gerçek hayatımda oldukça çekingen bir insanım ve buraya da yansıyor bu özelliğim. Ancak yine de kurmaya çalışıyorum ve başarabildiğimi hissediyorum. Umarım diğer blog sahipleri de öyle düşünüyordur :)

8) Şikayetçi olduğunuz konular var mı?
Bazen aylarca düzeltilmeyen Blogspot hataları oluyor, bunları sevmiyorum. Bloglar olarak aklıma gelen tek şey güzeelce yorum yaptığım bir blogda cevap alamamak. Nedensizce biraz kırılıyorum ancak bir sonraki yazısında unutuyorum :)

Benim çok sevdiğim bu mim için mimlediğim kişiler:
ve bu mime ortak olmak isteyen herkes :)

28 Şubat 2016 Pazar

Şubat Ayında Kitap Kuşu

Pazar, Şubat 28, 2016 4
Şubat Ayında Kitap Kuşu
Merhaba,
Eskiden ay ay neler yaptığımı yazardım, yine yapsam ileride baktığımda daha iyi olur diye düşündüm ve tekrar böyle bir yazı dizisine başladım.
Çok uzatmadan başlayayım.


Bu ay üç kitap okumuşum: George R. R. Martin - Kılıçların Fırtınası Kısım 1, Jean-Jacques Rousseau - Bilimler ve Sanatlar Üstüne Söylev ve Truman Capote - Tiffany'de Kahvaltı. Kesinlikle az ancak son zamanlardaki kitap okuma alışkanlıklarım doğrultusunda ne yazık ki eh bile diyebilirim. Üç kitap hakkında da genelde olumlu yorumlar yapmışım ancak favorim Tiffany'de Kahvaltı. Okuyalı birkaç gün olmasına rağmen üzerimde etkisini hissediyorum hala... Düşüncelerimi okumak isterseniz linki yukarıda zaten. Kitaptan güzel bir alıntıyı da şuraya bırakayım: "Kalbini bir yabaniye vermemelisin: Onları ne kadar çok seversen, onlar o kadar kuvvetlenirler. En sonunda ormana kaçacak kuvveti kazanırlar. Ya da bir ağacın en tepedeki dalına uçarlar. Sonra daha yüksek bir ağaca. Sonun bu olur Bay Bell. Eğer kendini yabanıl bir şeye kaptırırsan, sonunda gökyüzüne bakakalırsın."


Amy (2015)
Bu ay sekiz tane film izlemişim:
1) Iron Man 3 (2013)
2) Thor: The Dark World (2013)
3) Captain America: The Winter Soldier (2014)
4) Amy (2015)
5) The Revenant (2015)
6) Deadpool (2016)
7) Breakfast at Tiffany's (1961)
8) Mustang (2015)
Bu sekiz filmden Breakfast at Tiffany's'i daha önce izlemiştim, yani yedi de diyebiliriz. En sevdiklerim Amy ve Deadpool oldu. Yorumlarıma bakmak için linklere tıklayabilirsiniz.


Dolmabahçe Sarayı'ndan
IMDb'ye göre herhangi bir diziden tek bir bölüm bile izlememişim. Tiyatro evime üç dakikalık mesafede olmasına rağmen bu ay hiçbir oyunu izlemedim. Aynı şekilde sergiler, festivaller, etkinliklerle dolu bir ay olmasına rağmen bir tanesine kalkıp gitmedim. Davet aldıklarıma bile. Biraz durgundum da aslında, pek içimden gelmedi herhalde. Yaptığım en güzel şeyler hafta sonunda yürüyüşe gittiğim zamanlar oldu şimdi düşününce. Keşke daha çok doğayla iç içe alan olsa da her gün biraz gidebilsem. Konuyu da dağıttım :)

Last.fm'e göre de bu ay en çok Nancy Sinatra yorumuyla Bang Bang (My Baby Shot Me Down)'ı dinlemişim. Çok şaşırdım buna sahiden, ne ara o kadar dinlemişim acaba. Bu arada son zamanlarda yeni şarkılar keşfetmeye çalışıyorum, önerileriniz varsa alırım.

Blogumdan bahsedersek de bu ay on üç yayın paylaşmışım, bununla beraber on dört olacak. -Sonradan düzenleme: on beş oldu.- Bu da fena değil, çünkü burayı artık daha sık kullanmak istiyorum. Tasarımda yazı tipini değiştirmek gibi ufak bir iki değişikliğe gittim. Böyle daha hoş görünüyor gözüme, umarım sizler için de aynısı geçerlidir :) Önümüzdeki günlerde vakit ayırıp şu bembeyazlığa bir son vereceğimi de belirteyim.

Daha neyden bahsedebilirim bilemedim, sanırım benden bu kadar. Not düşeyim: bildiğiniz üzere bu gece Academy Ödülleri var, eğer Digiturk abonesiyseniz birinci kanalda izleyebilirsiniz. Değilseniz internette de yayınlanacak.

Mustang (2015)

Pazar, Şubat 28, 2016 4
Mustang (2015)
Yönetmen: Deniz Gamze Ergüven
Senaryo: Deniz Gamze Ergüven, Alice Winocour
Oyuncular: Güneş Nezihe Şensoy, Doğa Zeynep Doğuşlu, Tuğba Sunguroğlu, Elit İşcan, İlayda Akdoğan, Nihal Koldaş, Ayberk Pekcan, Burak Yiğit
Süresi: 97 dakika
IMDb puanı: 7,6
Ülke: Fransa, Türkiye

Yazı filme dair spoiler içeriyor, bunu bilerek okuyun lütfen :)

Ankara'da doğan ancak Fransa'da büyüyen yönetmen Deniz Gamze Ergüven'in ödüllere doymayan Mustang'ini izlemeden önce çok büyük beklentiler içerisindeydim. Toplumun özellikle genç kızlara olan baskısını ve ülkemizde gerçekten var olan pek çok sorunu Karadeniz'de muhafazakar babaanne ve amcalarının yanında yaşayan beş kız kardeş üzerinden ele alan filmin özellikle konusu ilgimi çekmişti. Hele ki bir kadının elinden çıkmış olması ve özellikle yurt dışında bu kadar ilgi görmesi... Ve üstüne üstlük, Yabancı Dilde En İyi Film Oscar'ına aday oldu bu film. İnebolu'da çekilmiş olması, oyuncularının tamamen Türk olması ve filmin de Türkçe olmasına rağmen Fransa'dan aday olduğunu da belirtmeden geçmemek gerek. (Türkiye'deki kurul Sivas filmini aday adayı göstermişti)

Böylece daha izlemeden ister istemez gencecik oyuncularla ve Deniz Gamze Ergüven gurur duydum. Bir kadın olarak ülkemizde baskının ne olduğu hakkında onlarca fikrim var, burada hepsini yazmama pek de lüzum olmadığını düşünüyorum. Ancak filmde, sanki daha önce hayatlarında hiçbir şekilde baskı yaşamamışçasına bulundukları ortamda epey farklı kalan beş kız kardeş var. Hikayeden gördüğümüz kadarıyla bu kızlar hep oradalarmış ve epey uzun zaman önce ailelerini kaybetmişler, ancak yaşanılanlar adeta oraya yeni gelmişler gibi. Ne yazık ki, özellikle muhafazakar kesimlerde daha çocuklar doğdukları anda o "ahlak eğitimi" başlar, "ahlak bekçiliği" de devam eder. Yani dürüst olmak gerekirse ben kızların niçin bu kadar yabancı olduklarını anlayamadım.

Çoğu kişi oyuncuların ne kadar doğal olduklarını ve bu faktörün filmin gerçekçiliğini ne kadar artırdığını belirtmiş. Buna katılmıyorum, aksine oyuncuların performanslarını sevmedim. Umarım ileride çok iyi yerlere gelirler, ancak bu filmde bana pek yeterli gelmedi. Ayrıca keşke bakış açısı küçük kardeşle sınırlandırılmasaydı, diğer kardeşlerin karakter derinliği bizlere verilmedi. Oysa hepsi birbirinden iyi karakterlerdi ve hepsinin kendine özgü pek çok yanı vardı. Filmdeki en çok hoşuma giden yer fonda Bülent Arınç'ın o meşhur "Haya meselesi çok önemlidir. Haya, utanma duygusu. 'Yüzüne baktığın zaman yüzü kızarıyorsa'. Hadis-i şerif öyle diyor, haya güzeldir. Kadında olsa daha da güzeldir. Sadece kadın için değil, erkek için, bütün mahlukat için haya diye bir şey var. Erkekler için de haya vardır. Yalan söyleyemez, mahcubiyet ifade edecek bir söz söylemeye kalksa yüzünü yere bakar. Nerede öyle yüzüne baktığımız zaman yüzü hafifçe kızarabilecek, boynunu öne eğebilecek, gözünü bizden kaçırabilecek iffet sembolü haya sembolü kızlarımız. Hamd olsun burada çok var da Allah bütün yavrularımıza bunu bağışlasın. Çünkü hadis öyle diyor; 'Utanmıyorsa ne istiyorsan yap.' Ne istiyorsan yapacaksan önce utanma duygusunu atacaksın. Atamayız, utanacağız arkadaşlar. Haya duygumuz olacak. İffet çok önemli. İffet sadece bir isim değil kadın için de bir süstür iffet, erkek için de bir süstür. İffetli olacak erkek de olacak, zampara olmayacak, eşine bağlı olacak, çocuklarını sevecek. Kadınsa o da iffetli olacak. Mahrem namahrem bilecek. Herkesin içerisinde kahkaha atmayacak, bütün hareketlerinde cazibedar olmayacak. Şimdi bunu birileri söylediği zaman 'ya bu adam hangi dilden konuşuyor' diyebilirler. Bu kadar değerlerimize yabancılaştık bugün." konuşmasını yeğenlerine tecavüz eden ancak ahlak konusunda bir uzman olan amca ve kızların babaanneleri pür dikkat dinlerken, üçüncü kardeş Ece'nin küçük kardeşlerini güldürmesi üzerine sofradan kovulup intihar etmesi oldu. Anlamlı ve bir o kadar da güzel bir sahneydi.

Filmin ele almaya çalıştığı ve ne yazık ki "Dur bari şundan da biraz koyalım." tarzındaki kavramlar bize çok da güzel verilemedi. Kesinlikle tebrik ediyorum, çok önemli konular üzerinde durulmuş. Ancak bu konular kültürel ve sosyolojik olarak gerçekçiliğini, samimiyetini yitirecek şekilde ekrana yansıtıldığında ne yazık ki ortaya çok da beğendiğiniz bir iş çıkamıyor. Diyaloglar gerçekten garipti. Belki Türkiye'de yaşayan birkaç kişiyle paylaşılsaydı daha başarılı bir iş çıkardı ortaya. -bkz: besin değeri??? cidden mi?- Hatta çok garip bir şekilde ana karakter olan kızlardan birinin söylediklerini anlayamadığım için İngilizce altyazıdan kontrol etmek zorunda kaldım. Sanırım kız zaten Türkiye'de büyümemiş.

Belki Türkiye'de doğup büyümemiş olsaydım ancak böyle sorunların ve hatta daha beterlerinin yaşandığını bilseydim filmden çok daha keyif alırdım. Zaten detayları önemsemezseniz güzel bir film. Ancak işin aslını bilince cidden görüşleriniz değişiyor. Oyuncular, senaryo, olay örgüsü, karakterler ve onların gelişimleri gibi filmin mihenk taşı olan kavramlar üzerinde daha çok durulsaymış bu konu üzerinden ortaya bir başyapıt bile çıkabilirmiş aslında. Umarım pek çok kişiye ışık tutar bu çalışma, ortaya çok daha güzelleri çıkar. Aynı şekilde yönetmen de kendini gittikçe geliştirir diye umuyorum. Beni epey hayal kırıklığına uğratmış olsa dahi bu gece Oscar Ödüllerinde de başarılar diliyorum ekibe.

26 Şubat 2016 Cuma

Breakfast at Tiffany's (1961)

Cuma, Şubat 26, 2016 6
Breakfast at Tiffany's (1961)
Yönetmen: Blake Edwards
Senaryo: George Axelrod
Oyuncular: Audrey Hepburn, George Peppard, Patricia Neal, Buddy Ebsen, Martin Balsam, José Luis de Vilallonga, John McGiver, Alan Reed, Dorothy Whitney, Stanley Adams, Mickey Rooney
Süresi: 115 dakika
IMDb puanı: 7,8
Ülke: Amerika Birleşik Devletleri

İki gün önce blogumda bu filmin uyarlandığı Tiffany'de Kahvaltı kitabı yorumumu paylaşmıştım. Dün akşam filmi izledim. Ülkemizde 1963 yılında Çılgınlar Kraliçesi adıyla vizyona giren film, sanırsam dönemi gereği kitaba göre epey sansüre ve değişime uğramış. Biraz daha dram ve romantik komedi arası bir türe dönüşmüş. Replikler konusunda çok farklılığa gidilmemiş ancak önemli farklılıklar var. Örneğin filmle kitabın sonu aynı değil. Kitabı daha çok sevdiğimi belirterek film hakkındaki düşüncelerimi söylemeye başlıyorum.

Zarafetin benim için temsili olan insan Audrey Hepburn, artık Holly Golightly denince zihnimizde beliren insan. Filmin bu kadar sevilmesinde kendisinin ve filmde ismi Paul Varjak olan ikinci ana karakterin (George Peppard) katkı payı çok büyük. Ancak filmde Holly, kitaptan sonra kafanızda kurduğunuz Holly imajından biraz farklı gelebilir. Kült filmlerden olsa dahi senaryosu herkesi aynı derecede etkilemeyecek düzeyde. Sıradan bile denilebilir. Benim hoşuma gitti, filmi sıcak buldum. Ancak görüşler konusunda en göreceli olan filmlerden biri olduğunu söyleyebilirim. Sonu mutlu bir şekilde bitti... Çok büyük bir değişiklikti kesinlikle, ancak ben ilk önce filmi izlemiş olduğumdan asıl kitapta şaşırmıştım. Filmi izlemediyseniz veya kitabı okumadıysanız mutlaka önce kitabını okuyun.

Film için Henry Menchini tarafından bestelenmiş bir şarkı var, mutlaka bilirsiniz. İsmi Moon River. Pek çok değerli sanatçının da seslendirmiş olduğu çok özel bir şarkı. Audrey Hepburn'ün seslendirmiş olduğu bu şarkıyı da paylaşarak yazıyı bitiriyorum:)

24 Şubat 2016 Çarşamba

Truman Capote - Tiffany'de Kahvaltı

Çarşamba, Şubat 24, 2016 6
Truman Capote - Tiffany'de Kahvaltı
Özgün adı: Breakfast at Tiffany's
Yazarı: Truman Capote
Çeviren: Meral Alakuş
Sayfa sayısı: 126
Yayınevi: Sel Yayıncılık

1940'lı yılların New York'unda hareketli cemiyet hayatı öğleden sonra barlarda içilen martinilerle başlar, Tiffany'de edilen şampanyalı kahvaltılar ile son bulurdu. Bu renkli hayatın ilginç simalarından Holly Golightly, küçük dairesinde erkek arkadaşları için verdiği ev partileri ile dikkat çekiyordu.

Görünüşte eğlenceli ama yüzeysel bir hayat süren Holly'nin yaşamı çözülmeyi bekleyen gizemlerle yüklüydü. Genç bir yazar adayı ise bu gizemleri çözmek için çoktan yola çıkmıştı bile... (arka kapaktan)

İlla ki Blake Edwards'ın yönettiği Breakfast at Tiffany's filmini duymuşsunuz ve izlemişsinizdir. Dün, kültleşmiş filmin uyarlandığı yine kültleşmiş kısa romanı bir solukta okudum. İlk söylemem gereken şey filmi epey önceden izlediğim, ama sanırım bu akşam bir daha izleyeceğim. Çünkü okuduğum kitapta daha hüzünlü bir Holly Golightly gördüm.

Holly yani Lulamae çok küçük bir yaşta anne ve babasını kaybeden gencecik bir kızdır. Hayatında sadece erkek kardeşi Fred kalmıştır, sürekli olarak birilerinin yanında kalmaktadırlar. Son kaldıkları aileye daha fazla dayanamayıp oradan da kaçarlar ve bir adam o zaman henüz on dördündeki Lulamae ile evlenir. Kocasının evinde onun çocuklarına da üvey annelik yapmak zorunda kalan Lulamae buraya da dayanamaz ve kaçar. İsmini Holly olarak değiştirir, zengin birisiyle evlenir, dönemin New York cemiyet hayatını yaşayıp ünlenmeye çalışır. Geçmişindeki gerçekler onun canını yakar; bu yüzden bunları yok sayar, kurduğu pembe dünyasında yaşamaya çabalar.

Holly karakterini dünyaya sevdiren kişi kesinlikle Audrey Hepburn'dür diye düşünüyorum. Ancak Holly'de az çok kendinizden bir şeyler bulduysanız bunun için Audrey'e gerek pek yok. Hikayesine derinlemesine inme imkanı bulunmasa da az çok hüznünü görüyorsunuz. Her sabah elinde çöreği Tiffany vitrinine bakarak gerçeklerinden kaçabilen Holly (uyuşturucu dahi bu etkiyi kendisinde yaratmamıştır) belki de Amerikan rüyasıyla yaşamış pek çok kadını gösteriyordu bizlere... Erkekleri parmağında oynatan çekici bir genç kadının içindeki arayış; hüzünlü ve karamsar hava beni gerçekten etkiledi. Ayrıca kitap, adını öğrenemediğimiz anlatıcının ağzından yazılmış; Holly kendisini çok sevdiği kardeşine benzettiği için ona Fred diyor. Okumadıysanız okumanızı şiddetle öneriyorum.

En kısa zamanda dönemi dolayısıyla epey sansüre uğramak durumunda kalmış filmi tekrar izleyip görüşlerimi de paylaşacağım. Kitaptan Holly'nin aslında kendisini anlattığı bir alıntıyla yazımı sonlandırmak istiyorum.
"Kalbini bir yabaniye vermemelisin: Onları ne kadar çok seversen, onlar o kadar kuvvetlenirler. En sonunda ormana kaçacak kuvveti kazanırlar. Ya da bir ağacın en tepedeki dalına uçarlar. Sonra daha yüksek bir ağaca. Sonun bu olur Bay Bell. Eğer kendini yabanıl bir şeye kaptırırsan, sonunda gökyüzüne bakakalırsın."

23 Şubat 2016 Salı

Jean-Jacques Rousseau - Bilimler ve Sanatlar Üstüne Söylev

Salı, Şubat 23, 2016 2
Jean-Jacques Rousseau - Bilimler ve Sanatlar Üstüne Söylev
Özgün adı: Discours sur Les Sciences et Les Arts
Yazarı: Jean-Jacques Rousseau
Çeviren: Selahattin Eyüboğlu
Sayfa sayısı: 69
Yayınevi: İş Bankası Kültür Yayınları

"Bilimlerin ve sanatların gelişmesi ahlakın düzelmesine yardım etmiş midir? sorusu 1749 yılında Dijon Akademisi tarafından bir yarışma sorusu olarak sorulmuştur. Bilimler ve Sanatlar Üstüne Söylev de Rousseau'nun birincilikle çıktığı  bu yarışmanın sorusuna verdiği cevaptır ve kendisini dünyaya tanıtan eserdir.

Jean-Jacques Rousseau'nun bu soruya cevabı söylevinde olduğu üzere hayır olmuştur. Başlangıçta beni epey şaşırtan bu yanıt hakkında olumsuz bir fikre kapılmadan edemedim. Rousseau, bilim ve sanat konusunda gelişmiş uygarlıklar hakkında da örneklendirmeler yaparak bu iki alanın gelişiminin ahlak ile ters orantılı olduğu iddiasını kanıtlamaya çalışıyor; bilimin ve sanatın kaynaklarının sandığımız üzere çok da güzel yerlerden gelmediğini; insanlığın hırsından, kininden, kendini beğenmişliğinden ve hatta boş bir merakından geldiğini de iddia ediyor. "Hoşa gitme sanatı"nın bizi kişiliğimizden uzaklaştırdığını, kendi ruhumuza uymaya cesaret edemeyişimizi yüzümüze haklı bir şekilde vuruyor. Ayrıca bilim-sanat ve lüks arasındaki ilişkiyi de. Başta yadsıdığım hayır cevabına karşı bir daha düşündürdü beni sözleriyle. Her ne kadar kendisi daha sonradan İtiraflar'ında bu eserin kendisine ünü getiren eser olmasına ve coşkunluk, güçlülük ile dolu olmasına rağmen mantık ve düzeyden iyice yoksun olduğunu söylese de insanda gerçekten bu duyguları uyandırıyor ve sorgulatıyor da. Harfi harfine katılmasam dahi eserde yüzüme vurulan bazı gerçekler iyi hissettirmedi değil.

Ayrıca okudukça görülüyor ki karşıt olduğu şey bilim ve sanat değil, bilim ve sanat öğretilirken gittikçe kaybedilen erdemler. "Her tarafta açılmış büyük kurumlarda, birçok masraflarla yetiştirilen gençlere, asıl ödevlerinden başka, öğretilmeyen şey yoktur. Çocuklarımız kendi dillerini bilmezler, ama hiçbir yerde konuşulmayan başka diller öğrenirler; anlamlarını zor anladıkları mısralar düzerler; doğruyu yanlıştan ayırt etmesini bilmezler, ama onları, aldatıcı düşünce oyunlarıyla kimsenin anlayamayacağı bir duruma sokmak sanatını edinirler; mertlik, hakseverlik, fedakarlık, insanlık, yiğitlik kelimelerinin ne olduğunu bilmezler; güzel yurt sözü kulaklarına hiç çalınmaz; Tanrının adını işitirler; ama ondan çekinmez, sadece korkarlar."  ve "Fizikçilerimiz, matematikçilerimiz, kimyacılarımız, astronomlarımız, şairlerimiz, müzikçilerimiz, ressamlarımız var; ama değerli yurttaşlarımız yok." diyerek demeye çalıştığını tamamen açıklıyor aslında yazar. Söylevini de erdemliliği ve gerçek felsefeyi vurgulayarak bitiriyor.

Şaşırtıcı bir biçimde kafamdaki olguyu sarsan bu eseri okuyun derim. Okuyun ve kendi kararınızı verin :)

"Ey erdem, basit ruhların yüksek bilgisi, sana ulaşmak için bu kadar zahmete ve külfete gerek mi var? Senin ilkelerin bütün yüreklerde yazılı değil mi? Yasalarını öğrenmek için herkesin kendi içine bakması, tutkuların sustuğu bir anda vicdanını dinlemesi yetişmiyor mu? Gerçek felsefe işte budur; biz onunla yetinmesini bilelim; edebiyat dünyasında ölmezlik kazanan ünlü insanların şan ve şerefini kıskanmadan kendimizi onlardan ayıralım; aramızdaki ayrım, eskiden iki büyük milleti birbirinden ayıran şerefli ayrım olsun: Onların da biri iyi söz söylemesini, öteki iyi iş görmesini biliyordu."

21 Şubat 2016 Pazar

Deadpool (2016)

Pazar, Şubat 21, 2016 15
Deadpool (2016)
Yönetmen: Tim Miller
Senaryo: Rhett Reese, Paul Wernick
Oyuncular: Ryan Reynolds, Karan Soni, Ed Skrein, Michael Benyaer, Stefan Kapicic, Brianna Hildebrand, T. J. Miller, Morena Baccarin, Leslie Uggams
Süresi: 108 dakika
IMDb puanı: 8,5
Ülke: Amerika Birleşik Devletleri

Bu senenin başından beri süper kahramanlarla alakalı yapımlar izlediğimi blogumdan görmüşsünüzdür:) Bir taraftan filmleri izlerken diğer taraftan bu evren hakkında bilgi sahibi olmaya çalıştım ve Deadpool adlı bildiğiniz manyak bir anti kahramanın filminin çıkacağını, başrolünde de Ryan Reynolds'ın olduğunu öğrenince bu filmi izlemem gerektiğini düşündüm. Filmi dublajlı olarak izleyen başka bir arkadaşım dublajının da çok başarılı olduğunu söyledi bana. Ben her zamanki gibi özgün diliyle izlemeyi tercih ettim yine de.

Beyazperde'den alıntı olarak kısaca konusu şöyle: Eski bir özel kuvvetler görevlisi olan Wade Wilson ordudan ayrıldıktan sonra kendi çöplüğünde, kendi kurallarına göre takılan, kötünün iyisi bir adamdır. Hayatına yeni giren Vanessa ile harika bir uyumu varken bir şeylerin tam da yolunda gittiğini düşünürken, kanser olduğu gerçeğiyle yüz yüze kalır. Sevdiği kadını bu acılı süreci izlemekten kurtarmak için onu terk eden Wade, kendisine tedavi umudu sunan bir bilimsel projeye katılır. Fakat bu proje sadece bir 'yan etki' olarak kansere tedavi olacaktır. Asıl amaç birtakım DNA'ları tetiklemektir. Akla gelmeyecek acılara göğüs geren Wade, her şey sona erdiğinde üstün yeteneklere sahip olur. Fakat tüm bu özellikleriyle tek bir amacı vardır, Ajax "Francis"ten intikam almak!

Yorumlamadan önce filmin +18 bir film olduğunu (ülkemizde +15) ve filmin tamamında bunun hissedildiğini belirtmem gerek. Ayrıca Deadpool bir Marvel karakteri de olsa dağıtıcısı Fox. Yani film Marvel sinematik evreninden bir film değil.

Mizah konusunda aşmış bir film. Sadece film de değil, afişleri bile komik. Deadpool inanılmaz geveze ve 4. duvarı yıkabilen bir kahraman (kendisinin bir çizgi roman/film karakteri olduğunun farkında) olduğundan sürekli olarak göndermeler yapılıyor. Çizgi roman evreniyle çok da alakam olmadığı için bazı esprileri yanımdaki arkadaşım bana açıklamak durumda kaldı:) Popüler kültüre ve hatta filmi yapan kişilere dair de inanılmaz zekice göndermeler vardı. Sürekli olarak kahkaha attım diyebilirim. Ciddi bir argo mizaha sahip, müstehcen sahneleri ve esprileri de bulunduran, "olumsuz örnek oluşturabilecek davranışlar içeren" film, komik bir şekilde bir aşk hikayesi üzerine kurulu.

Oyuncular hakkında yorum yapmaya bile gerek yok. Mükemmel bir kadro seçimi olmuş. Özellikle Ryan Reynolds... Robert Downey Jr. ve Tony Stark/Iron Man'in uyumunun da ötesinde bir seçim olmuş kendisi. Diğer karakterler de pek bir eğlenceli, sadece kötü taraf karakterler olarak hakikaten biraz zayıf kalmış. Ne yazık ki filmdeki pek çok önemli sahneye fragmanlardan aşinayız, hatta ilk yarısı tamamen fragmanda var. Bence bu biraz kötü olmuş.

Müzikal olarak da çok başarılı olduğunu belirtmeden geçmek olmaz.

4. duvarı aşan Deadpool seyirciyle konuşuyor, dalga geçiyor; ve bu inanılmaz keyif veriyor. Ayrıca Ekşi Sözlük'te sürekli olarak 4. duvarı aşan Deadpool'un, striptiz klübünde cameo bir sahnesi olan Stan Lee'yi tanımaması veya bunun kullanılmamasının biraz kötü olduğuna dair bir yorum okudum ve bu fikir hoşuma gitti. Böyle olsaymış demeden edemedim.

İzleyicisine kendini sevdirecek, başarılı ve çok eğlenceli bir filmdi Deadpool. 2. filmini sabırsızlıkla bekliyorum. Hatta sanırım kendimi tutamayıp çizgi romanlarını da satın alacağım:)

Unutmadan, filmin sonunda küçük bir sürpriz sahne daha var, tamamen bitmesini bekleyin. (after credit sahnesi)