vulnicure: Filmler
Filmler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Filmler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Şubat 2024 Pazartesi

Oscar 2024 Filmleri Maratonu #1

Pazartesi, Şubat 26, 2024 3
Oscar 2024 Filmleri Maratonu #1


Herkese merhaba!

Oscar Ödülleri'ne iki hafta kala burada yapmaktan çok keyif aldığım bir blog dünyası geleneğini kendi blogumda diriltmek istedim: Oscar Maratonu.


Aslında ben filmleri izlemeye başlayalı epey zaman oldu ancak buraya taşımak için biraz geç kaldım, şimdi törene kısa süre kala izlenecek beş filmle maratonun sona yaklaşıyorum. Bu sene listemi geçen yıllara göre biraz daralttım; Görsel Efektler, Saç ve Makyaj gibi teknik kategorilerde ilgimi çekmeyen filmleri izleme listeme almadım. 


Bu sene izlenecekler listem şu şekilde:


1) American Fiction

2) Anatomy of a Fall

3) Barbie

4) The Holdovers

5) Killers of the Flower Moon

6) Maestro

7) Oppenheimer

8) Past Lives

9) Poor Things

10) The Zone of Interest

11) Rustin

12) Nyad

13) The Color Purple

14) May December

15) El Conde

16) Napoleon

17) Io Capitano

18) Perfect Days

19) Society of the Snow

20) The Teachers' Lounge

21) The Boy and the Heron

22) Elemental

23) Nimona

24) Spider-Man: Across the Spider-Verse

25) Robot Dreams

26) The Wonderful Story of Henry Sugar

5 Nisan 2023 Çarşamba

Sinema Üzerine Sohbet

Çarşamba, Nisan 05, 2023 11
Sinema Üzerine Sohbet


Son zamanlarda sinema adına heyecan uyandıran gelişmeler yaşanıyor. Çok iyi getirisi olacağına inanılan bazı iddialı filmler gişede çakılıyor, düşük bütçeli ancak orijinal filmler gişede büyük karşılık görüyor. Hâl böyle olunca yapımcılar dev filmlerin seyirciyi kendine çeken bir yanı olması için çabalıyor, karşımıza John Wick: Chapter 4 ya da Top Gun: Maverick gibi sinematik anlamda doyurucu işler çıkıyor. Öte yandan Ant-Man and the Wasp: Quantumania veya Black Adam gibi filmler marka değerinin ya da oyuncunun her şey olmadığını gösteriyor.


Yakın zamanda vizyona giren M3GAN, Scream VI ve Cocaine Bear gibi filmlerin iyi geri dönüşlerinin yanı sıra vizyon takviminin ilerisi de göz dolduruyor. Özellikle yaz aylarına yaklaştıkça hem popüler sinema hem bağımsız sinema dikkatleri üstüne çeken işlerle dolu. Greta Gerwig’in yönetmen koltuğuna oturduğu; fragmanı ve yayınlanan fotoğraflarıyla geçtiğimiz günlerde interneti sallayan Barbie, bu senenin en çok heyecan uyandıran işlerinden biri mesela. Christopher Nolan'ın Barbie ile aynı gün vizyona giren Oppenheimer'ı da yaz sıcağında sinema salonlarının dolu olacağını şimdiden gösteriyor gibi. Midsommar ve Hereditary'nin yönetmeni Ari Aster'ın yeni filmi Beau is Afraid'in yanı sıra Wes Anderson'ın yeni filmi Asteroid City de ünlü yönetmenlerin dikkat çeken diğer işlerinden.


Seri filmlerden Indiana Jones and the Dial of Destiny'nin Cannes'da açılışını yapmasına artık sayılı günler kaldı. Yılın sonlarında yayınlanacak Dune: Part Two ve The Hunger Games: The Ballad of Songbirds and Snakes gibi filmleri saymıyorum bile. Marvel'ın izleyicide heyecan uyandırma potansiyeli olan filmlerinden Guardians of the Galaxy Vol. 3 önümüzdeki ay vizyona giriyor. Animasyon cephesinde de işler yolunda. Merakla beklenen Spider-Man: Across the Spider-Verse yazın sinemaları renklendirecek. Pixar'ın Elemental'ı yolda, Your Name'in yönetmeni Makoto Shinkai'ın yeni filmi Suzume ise mayıs ayında Türkiye'de vizyona giriyor.


Başka Sinema bizleri her zaman olduğu gibi festival filmlerine doyurmaya hız kesmeden devam ediyor. Hafta sonu başlayacak İstanbul Film Festivali'ne bilet fiyatlarının cep yakması ve zaman uyuşmazlığı sebeplerinden gidemeyecek olsam dahi izlemek isteyeceğim filmleri sonradan vizyonda yakalayabileceğimi düşünüyorum. Şimdilerde gözüm geçen sene Cannes'da Jüri Ödülü'nü EO ile paylaşan Le otto montagne ve festivalde yarışan Tchaikovsky's Wife'ta. 


Reddit'te frostkaiser nickli kullanıcının paylaşımından alınmıştır.


Ama popüler sinema bazında bir sıkıntı yok değil. Gerek vizyon filmleri gerekse gelecek filmler; devam filmleri ve yeniden çevrimlerden geçilmiyor. Yakın zamanda Shrek 5, 2016'da yayınlanan Moana'nın live-action versiyonu, Harry Potter filmlerinin HBO'da dizi formatında yeniden çevrimi duyuruldu. Yüzüklerin Efendisi'nin prodüksiyon aşamasında işleri var. John Wick'in gelecek sene vizyona girecek bir spin-off filmi var ancak son filmin başarısından sonra serinin devamının geleceğini tahmin etmek pek de zor değil.


Disney zaten kocaman bir spin-off ve yeniden çevrim fabrikasına dönüştü. Biz Toy Story'nin öyküsü tamamlandı zannederken şirket 5. filmi duyurdu. Çok sevilen Frozen ve Zootopia'nın devam filmlerinin gelmemesi şaşırtıcı olurdu. Biz bunları konuşurken bir yerlerde Marvel'ın Sinematik Evreni yeni yapımlara onay veriyor. Marvel dışında DC ve Star Wars gibi dev evrenler de tam gaz devam ediyor tabii.


Hâl böyleyken dünya çapında en çok hasılat yapan 10 filmin 6'sının devam filmi, 1 tanesinin yeniden çevrim filmi; animasyonda ilk 10'un 7'sinin devam filmi, 1'inin yeniden çevrim filmi olduğu bilgisi kimseyi şaşırtmayacaktır. Deep'in geçen sene Oscar adaylıkları hakkında yazdığı yazıda bahsettiği gibi, Amerikan sineması özgün içerik konusunda kan kaybediyor.


Tabii ki sektörün bu ağırlıkta ilerlemesi tesadüf değil; çünkü yeniden çevrimler, devam filmleri çok ciddi derecede iş yapıyor. Hatta devam filmleri genellikle öncül filmlerinden daha fazla hasılat yapıyor. Ama buradaki asıl sorun şu: Yapımcılar parayı gördükçe seri ruhunu yitirip kitlesinden kendini soğutana dek devam filmi çekmeye devam ediyor. Matrix'in 4. filminde geçtiği gibi, stüdyolar serilerin yaratıcıları olsa da olmasa da bu işleri bir şekilde devam ettiriyor, o yapım artık yaratıcısının elinden çıkıyor. Evet, kabul ediyorum, bu sistemde iyi işleri de fazlasıyla izliyoruz. Ama 1 iyi iş için 5 farklı kötü iş izlememiz gerekiyor. Devam filmleri gişede dibi boylayıncaya ya da eleştirmenler tarafından yerden yere vuruluncaya kadar dibi sıyrılıyor, sonrasında da seriler yeniden canlandırılıyor. Tam da bu yüzden, pandemi öncesinde yayınlansa hasılat garantisi olacak filmlerin vizyonda sürünmesi gerçeğinin emekçiler adına olmasa dahi sinema adına olumlu bir gelişme olduğunu düşünüyorum.


Bir yandan artık dünya sinemasına göz yumulmuyor oluşu ve Hollywood dışı sinema sektörlerinin dünya çapında hızlı yükselişi bizlere sadece bağımsız sinema festivallerinde değil, Oscar serüvenlerimizde bile bambaşka hikâyeler, bambaşka anlatı tarzları izleme şansı sunuyor. Sanırım beni en çok heyecanlandıran da bu çünkü hele insan bir de Türkiye gibi bir ülkede yaşayınca sinemaya verdiği para için kırk kez düşünmesi gerektiği için yatırımı doğru yere yapmak gerekiyor.


Bu yazı pek de bir sonuca bağlanmayacak gibi, çünkü bu işin dengesinin nasıl kurulabileceğine dair hiçbir fikrim yok. Eh, yazının başında sinema adına olumlu gelişmelerde bir sürü devam filmini saydıktan sonra devam filmleri yapılmasın diyecek hâlim de yok zaten. Ben sadece olağanüstü durumların yol açtığı sonuçlarla, deneme yanılmayla olan biteni gözlemleyebiliyorum ve kendi hâlinde bir sinemasever olarak fikirlerimi yazıyorum, çözümü de artık stüdyolar düşünsün :) 

11 Mart 2023 Cumartesi

2023 Oscar Tahminleri

Cumartesi, Mart 11, 2023 11
2023 Oscar Tahminleri

 Selamlar!

95. Akademi Ödülleri Türkiye'ye göre 13 Mart gecesi yayınlanacak. Ben de törene 1-2 gün kala filmleri ve yorumlarını geride bıraktım, sırada tahminlerim var. Film yorumlarımı okumak isterseniz buraya tıklayabilirsiniz.

 Öncelikle TRT bu sene töreni yayınlamayacakmış. Hoş, yayınlasalar da ben oradan izlemezdim zaten. Bir de töreni Hollywood'un en sevmediğim isimlerinden Jimmy Kimmell sunuyormuş. Kendisi olaylı La La Land-Moonlight töreninin de sunucusuydu ve bu büyük rezilliği olabilecek en kötü şekilde yönetmişti. Bu sene teklifi kabul etmesinin tek sebebi aklına gelen 1001 Will Smith ve tokat şakasıdır diye düşünüyorum. Umarım törenin başında şu tokat muhabbetini yapıp rahatlarlar da bir daha duymayız, artık o kadar sıkıldım ki.

Tahminlerime geçeyim.


EN İYİ FİLM: Bu kategoriyi Everything Everywhere All at Once ve The Banshees of Inisherin'in mücadelesi olarak görüyorum ancak heykeli eve EEAAO götürür diye düşünüyorum. Özellikle EEAAO sahiden çok güçlü bir aday olduğu için geçen seneki CODA sürprizi gibi bir vaka yaşayacağımızı zannetmiyorum, öyle bir şey olursa da Top Gun: Maverick o atağı yapan olur sanki.

EN İYİ YÖNETMEN: Everything Everywhere All at Once'ın yönetmenleri Daniel Scheinert ve Daniel Kwan'a şimdiden hayırlı olsun diyebiliriz sanırım. Benim gönlümden The Banshees of Inisherin'in yönetmeni Martin McDonagh da geçiyor aslında ama Danieller'in ödülü kucaklaması beni mutlu eder.

EN İYİ KADIN OYUNCU: Geldik yılın en çekişmeli, en olaylı kategorisine. Buranın yol açtığı dramaya ödül sonrası yazımda değineceğim ama şimdilik bu kıyasıya yarışın Cate Blanchett ve Michelle Yeoh arasında olduğunu söylemek yeterli olur. Her ikisinin de ödülü almasını canıgönülden istiyorum ama gönlüm yılın en vurucu performanslarından birini sergileyen Cate'in yanında gibi. Bu ikiliden kim alırsa alsın kadın kazandı diyeceğim.

EN İYİ ERKEK OYUNCU: İyi ve hepsi birbirinden farklı tarzda performanslarla dolu zor bir kategori. Ben burada Joker hakkımı kullanarak Austin Butler demek istiyorum ancak Brendan Fraser'ın da çok güçlü bir aday olduğunu söylemek lazım. Açıkçası bu kategoride özellikle gönlümden geçen kimse yok, kim alırsa tamamım. Benim için Butler dışında herkes çok iyiydi ama Butler'ın da rolüne tam gittiğini ve tam bir Oscar performansı sergilediğini kabul ediyorum.

EN İYİ YARDIMCI KADIN OYUNCU: Kerry Condon ve Angela Bassett'in arasında sıkı bir mücadelenin olduğu bir kategori. Ben Angela Bassett’in ödülü alacağını düşünüyorum ama gönlümden Stephanie Hsu geçiyor. 

EN İYİ YARDIMCI ERKEK OYUNCU: Bu kategoride hem kazanmasını beklediğim hem de istediğim aday Ke Huy Quan. Kendisi bize unutulmaz bir performans izletti, ödül konuşması için şimdiden sabırsızlanıyorum. O olmazsa Barry Keoghan'ın ödülü kucakladığını görmek isterim ama Barry'nin önü çok açık, daha nice yıllar onu bu listelerde görürüz gibi geliyor.

EN İYİ ÖZGÜN SENARYO: Bu ödülü The Banshees of Inisherin'e vermezseniz ayıp edersiniz, Eyyy Akademi Üyeleri! Triangle of Sadness da benim istemediğim beklenmedik bir hamleyi yapabilir ancak çok zannetmiyorum, Inisherin burayı sırtlar.

EN İYİ UYARLAMA SENARYO: Bana sorarsanız Living'e hemen takdim edilmeli bu ödül ama şansı pek yüksek gözükmüyor maalesef. Women Talking alır gibi.

EN İYİ SİNEMATOGRAFİ: All Quiet on the Western Front bu kategorinin yıldızı ama Elvis'i de yedek tahmin olarak bırakıyorum.

EN İYİ ANİMASYON FİLMİ: Guillermo del Toro's Pinocchio'nun alacağı kesin gibi. Benim gönlümden Puss in Boots: The Last Wish geçiyor, o da bize sürpriz yapabilir.

EN İYİ ULUSLARARASI FİLM: Bu kategoride adayların hepsi çok iyi filmler olsa da ödül konusunda All Quiet on the Western Front haricinde pek güçlü işler yok, bu sebeple törende 9 adaylığı bulunan All Quiet on the Western Front'a hayırlı olsun diyebiliriz. Benim gönlümün kazananı ise The Quiet Girl.

EN İYİ FİLM KURGUSU: Everything Everywhere All at Once'ın alacağını ama Top Gun: Maverick'in de şansının olduğunu düşünüyorum. Gönlümden tabii ki EEAAO geçiyor.

EN İYİ PRODÜKSİYON TASARIMI: Sezonda pek çok kategoride görmezden gelinen Babylon bu ödülün kazananı olur diye tahmin ediyorum. Elvis de beklenmedik bir atak yapabilir.

EN İYİ KOSTÜM TASARIMI - EN İYİ MAKYAJ VE SAÇ TASARIMI: Bu kategoriler beni bu sefer çok zorladı; hiç emin olmayarak Kostüm için Elvis, Makyaj-Saç için ise All Quiet on the Western Front diyorum. 

EN İYİ GÖRSEL EFEKT - EN İYİ SES: Görsel Efekt için Avatar: The Way of Water'dan emin gibiyim. Ses'i ise Top Gun: Maverick'in alacağını düşünüyorum.

EN İYİ ÖZGÜN MÜZİK - EN İYİ ÖZGÜN ŞARKI: Özgün Müzik'te Babylon ile Justin Hurwitz ödülü sırtlar gibi. Özgün Şarkı'yı ise RRR'da çalan Naatu Naatu'nun alacağına eminim.


Benden şimdilik bu kadar! Tören sonrasında tekrar görüşmek dileğiyle! :)

10 Mart 2023 Cuma

Oscar 2023 Filmleri Maratonu #6

Cuma, Mart 10, 2023 6
Oscar 2023 Filmleri Maratonu #6

 Merhabalar, nasılsınız?

Yetişecek mi acaba diye diye sonunda bir Oscar Maratonu'nu daha tamamladım. Bu sene geçen seneden daha fazla filmi çok daha kısa bir sürede izledim. Şu zamana dek hakkında görüşlerimi yazdığım filmlerin yazıları için buraya tıklayabilirsiniz. Bu yazıyla beraber film yorumlarım bitecek ancak son bir tahmin yazım kaldı, onu da yayına koyduktan sonra artık tamamen tören havasına girebilirim :)

Bu serüvende izlemeyi planladığım 33 filmden sadece 1 tanesini izleyemedim, o da internette çok konuşulan Tollywood filmi RRR. Belki karşınıza çıkmıştır, aslında film Netflix’te var. Ben adaylıklar açıklandığında filmin adını Özgün Şarkı kategorisinde görünce normalde o kategorideki filmleri özellikle izlemiyor olmama rağmen RRR'ı izlenecekler listeme aldım. Süresi uzun olduğu ve Netflix'te bulunduğu için de izleme sıramda sona bıraktım. Dün gece artık sıra bu filme gelince izlemeye başladım ancak ses-görüntü senkronizasyonunda bir sıkıntı olduğunu fark ettim. Başta benim cihazımdan ya da internet bağlantımdan kaynaklıdır diye düşündüm ancak yok, ben Hintçe dil seçeneğini seçmeme rağmen çok bariz bir dublaj vardı filmde. Ben de live action filmleri kesinlikle dublajlı izleyemiyorum, zaten bu şekilde dublajlarda yönetmenin vizyonundan ve oyuncuların performansından farklı bir iş ortaya çıktığını düşündüğüm için o uyumsuzluk rahatsızlık vermese bile kendim tercih etmiyorum. Hemen internete bakındım; meğer Netflix bu filmin Hintçe ve İngilizce başta olmak üzere Türkçenin de dahil olduğu birkaç dildeki yayın hakkını almış ancak filmin orijinal dili -altını çiziyorum, orijinal dili- olan Teluguca haklarını satın almamış! Onlar satın almayınca da ZEE5 adlı Hindistan çıkışlı bir streaming platformu filmin Teluguca başta olmak üzere Hindistan'da yaygın birkaç dildeki haklarını satın almış. Netflix filmin özellikle ABD'de çok sevilen global bir hit olacağını ön görememiş tabii. Neyse, biraz sinirlendim ama ZEE5'ta yer alan versiyonunu internetten bulur, İngilizce altyazıyla izlerim dedim kendi kendime. Bilin bakalım bu sefer ne oldu? Filmin orijinal versiyonu Teluguca olsa da konu edindiği dönem sebebiyle tamamen İngilizce konuşulan bazı sahneler yer alıyormuş, ZEE5 da bu sahnelerin üstüne Teluguca dublaj geçmiş. Uzun lafın kısası, filmin yayınlanmasının üzerinden 1 sene geçmesine ve film hit olmasına rağmen orijinal versiyonuyla internette bulmak mümkün değil. Tek yolu sinemalarda arada olan özel gösterimlerine gitmek ki bu da Türkiye sınırları içerisinde en azından şu an için mümkün değil. Zaten burada hiçbir gösterimi de yapılmadı. Bu vesileyle alın filminizi başınıza çalın, zaten siz de bana mı kalmıştınız nidalarıyla bir tık -peki peki, birkaç tık- sinirlenerek Oscar Maratonu serüvenimi sonlandırdım. Filmin yönetmeni de bu konuda benim kızgınlığıma katılıyormuş, okumak isteyenler olursa buraya tıklayabilir.

Her neyse, güzel şeylere odaklanalım :) Biraz olsun kafa dağıtmak için giriştiğim bu süreçte gerek yorumlarıyla gerekse yazı şeklinde katılımlarıyla bana eşlik eden herkese kocaman teşekkürlerimi ve sevgilerimi gönderiyorum. Dilerim önümüzdeki senelerde çok daha huzurlu, mutlu, sağlıklı günlerde bu etkinliği birlikte devam ettirme şansımız olur.

9 Mart 2023 Perşembe

Oscar 2023 Filmleri Maratonu #5

Perşembe, Mart 09, 2023 6
Oscar 2023 Filmleri Maratonu #5

 Merhabalar!

2023 Oscar Ödülleri'ne aday filmleri izlemeye ve kısaca fikirlerimi yazmaya devam ediyorum. Önceki yorumlarımı okumak için buraya tıklayabilirsiniz.

Törene sayılı günler kala izlemeyi planladığım son 2 filmle maratonda koşturmaya devam ediyorum. İnsan film izlemekten de yorulabiliyormuş ama az kaldı, çok az kaldı. Bir aksilik olmazsa bunun dışında son bir maraton yazısı yazarak film yorumlarımı tamamlayacağım.

7 Mart 2023 Salı

Oscar 2023 Filmleri Maratonu #4

Salı, Mart 07, 2023 9
Oscar 2023 Filmleri Maratonu #4

 Merhabalar,

2023 Oscar Ödülleri'ne aday filmleri izlemeye ve kısaca fikirlerimi yazmaya devam ediyorum. Önceki yorumlarımı okumak için buraya tıklayabilirsiniz.

Tören için artık son düzlükteyiz, benimse izlemeyi planladığım 7 film daha var. Kalanlar konusunda daha keyfi davranabilirim diye düşünüyorum ama kısa sürede buraya kadar gelmişken hepsini izlemeye çalışacağım sanki. Bana şans dileyin :)

3 Mart 2023 Cuma

İki Noel Klasiği: Charlie Brown ve Grinch | BCP

Cuma, Mart 03, 2023 11
İki Noel Klasiği: Charlie Brown ve Grinch | BCP

Epey geç kalmış olsam da Blogları Canlandırma Projesi'nin 2022 yılından kalan eksiklerimi tamamlamaya devam ediyorum. Sırada yılın son ayı var, böylece projeyi ben de tamamlamış olacağım. 

Projede 2022 yılının aralık teması "İskandinav ya da Noel, yılbaşı dizi ve filmleri" idi. Tema projenin duyurusunu ilk gördüğümde beni en çok heyecanlandıranlardan biriydi. Aralık ayında buralardan uzak durmama sebep olan bazı durumlar olduğu için bir film seçkisi hazırlamama rağmen yazısını hazırlayamamıştım. O seçkiyi hâlâ notlarımda tutuyorum, kısmet olursa belki bu sene aralık ayında kullanırım :)

Bu seçkide izleme fırsatı bulduğum biri 1965 biri de 1966 yapımı olan 25 dakikalık iki Noel özel televizyon filmi vardı: A Charlie Brown Christmas ve How the Grinch Stole Christmas. Her iki film de yurt dışında Noel'in kutlandığı ülkelerde klasikleşen, her Noel televizyonlarda çocukların izlediği filmlermiş ancak sanıyorum ki eskilikleri sebebiyle Türkiye'de pek de rağbet gören yapımlar değiller. 

A Charlie Brown Christmas, Noel'in gelişiyle çevresindeki herkesin tüketim çılgınlığında kendini kaybettiği bir ortamda Charlie Brown'ın Noel'den bir türlü keyif alamayışını konu ediniyor. Charlie Brown Noel'in keyif vermesi gereken özelliklerinin onu bir türlü mutlu edememesiyle Noel'in gerçek anlamının peşine düşüyor ve çevresinin tüketim kültürüne teslim oluşunu sorguluyor. 

Ben bu kısa filmi keyifli vakit geçireceğim tatlı bir iş olacağını düşünerek açmıştım, üstüne düşünülecek derin bir mesajı olmasının bende bıraktığı şaşkınlık hissi hâlâ üzerimde. Elbette bu derin mesajda kapitalizm ve bu düzene teslim olmuş toplum eleştirileri olduğu kadar bir inanç meselesi de söz konusu, ancak Charlie Brown Christmas'ta birbirinden farklı karakterlerin tam anlamıyla bir araya gelişi Noel'in anlamını dini hassasiyetlerin de ötesine taşıyor diye düşünüyorum. Bu kısa filmin herkesin sevgisini böylesine kazanmasının sebebi de bundan olsa gerek. Bu arada kısa filmin çok başarılı ve en az kendisi kadar klasikleşmiş Vince Guaraldi besteli bir de soundtrack albümü var, caz sevenler eğer hâlâ dinlemedilerse mutlaka göz atmalılar. :)


How the Grinch Stole Christmas ise adı üstünde, Grinch'in Noel'i mahvetmeye çalışmasını konu ediniyor. Noel'den nefret eden Grinch amacına ulaşmak için arife gününde Noel Baba kılığına girerek Whoville kasabasındakilerin hediyelerini ve Noel sembollü dekorasyonlarını çalıyor.

Ben Grinch karakterini 2-3 sene önce yeni yılla alakalı bir temayı hazırlamamız gerektiğinde arkadaşımdan öğrenmiştim. Dolayısıyla yakın dönemdeki uyarlamalarını izlemedim, bilmiyorum. Yine de karaktere dair izlediğim ilk yapımın bu olmasına sevindim çünkü izlemesi inanılmaz keyifliydi, özellikle şarkılar harikaydı. Tıpkı Charlie Brown'da olduğu gibi burada da Noel'in gerçek anlamını gösteren bir anlatı var ancak oradaki gibi bir sorgulama süreci söz konusu değil, burada Grinch'le birlikte Noel'i Noel yapan şeyin birlik beraberlik olduğunu görüyoruz. 


Belki mart ayında bunu deneyimlemek zor ancak çam ağacınızı ortalara çıkarıp yeni yıl havasına girdiğiniz günler geldiğinde bu iki filmin çok iyi gideceğini söyleyebilirim. :)

1 Mart 2023 Çarşamba

Oscar 2023 Filmleri Maratonu #3

Çarşamba, Mart 01, 2023 17
Oscar 2023 Filmleri Maratonu #3

 Merhabalar,

2023 Oscar Ödülleri'ne aday filmleri izlemeye ve kısaca fikirlerimi yazmaya devam ediyorum. Önceki yorumlarımı okumak için buraya tıklayabilirsiniz.

Bugün resmen Oscar ayına girdik. Törene 11 gün kaldı, benimse izleyecek 14 filmim daha var. Genel olarak önemli adaylıkları ve süresi uzun olanların hepsini izledim ama yine de kalanları yetiştirebilecek miyim sahiden çok merak ediyorum. Yetiştirebilirsem önümüzdeki günlerde burada bol bol Oscar yazısı göreceksiniz, umarım sıkılmazsınız :)

27 Şubat 2023 Pazartesi

Mona Lisa Smile (2003) | BCP

Pazartesi, Şubat 27, 2023 13
Mona Lisa Smile (2003) | BCP

Blogları Canlandırma Projesi'nin 2022 yılındaki eksiklerimi tamamlamaya devam ediyorum. Sırada kasım ayı var. 

Projede 2022 yılının kasım teması "öğretmen ve okul" idi. 24 Kasım'ı düşününce çok anlamlı bir temaydı ancak bu tema bana çok çektirdi. Geçen sene kasım başlarındayken temayı düşünerek Reşat Nuri'nin Çalıkuşu eserini bu vesileyle alayım, okurum demiştim. İnternette fiyatın 140 TL olduğunu görünce 1 ay İstanbul sahaflarını gezdim durdum. Yok, yok, yok. Bulabildiğim tek şey gençler için sadeleştirilmiş versiyonu ya da internetten daha pahalı sıfır ürünler oldu. Hangi semte, ilçeye gitsem yola çıkmadan o bölgenin sahaflarını araştırdım ama bu amaçla gezdiğim onlarca sahafa rağmen bir türlü kitabı bulamadım. Son çare Beyazıt Sahaflar Çarşısı'na gittim, ki tüm tarihi dokusuna rağmen benim çok da sevmediğim bir yerdir, sağ olsunlar oradakiler bana o kitabı hayatta bulamazsın diye açıkladılar güzelce. Meğer İnkılap Yayınları kitabı, hatta genel anlamda Reşat Nuri'nin kitaplarını pek basmıyormuş. Telif mevzusunun fiyatlandırmada yarattığı etkiyi anlatmaya bile gerek yok. Bir an önce 2026 gelse de Reşat Nuri'yi satın alıp okuyabilsek artık. Şu yaşıma geldim, daha okuyabildiğim Reşat Nuri kitabı sayısı çok sınırlı.

Sonralarda evde Acımak'ı buldum, burada da bir öğretmen vardı galiba diyerek kitabı okudum ama okuyunca bu tema için çok da doğru bir eser olmadığını düşündüm. Başka da kitap aramakla uğraşmadım, dizilere geçtim. Öğretmen dizileri genelde ya 100 sezonmuş, ya da IMDb puanı 4 sularında yüzüyormuş meğer. Abbott Elementary dışındakileri eledim. Tam işte aradığımı buldum diye sevinirken dizinin şu anda yayınlanmakta olduğunu ama yeni bölümlerinin Disney+'a gelmediğini öğrendim. Korsan dizi siteleriyle mi uğraşacağım, sonra izlerim diyerek onu da eledim. Geldik filmlere. Eğitim, öğretmenlik filmi denince ay şunu da kesin izlemeliyim dediğim hiçbir filmi bulamadım. Ölü Ozanlar Derneği'nin de üstüne konuşacak bir şey bulamadım. Ben de uğraşmayı bıraktım, izlenebilir dediğim ilk film Mona Lisa Smile'ı seçtim. Sonunda 2023'te, şubat sonunda şu temaya veda edebiliyorum. Uzun lafın kısası, kasım teması bana epey bir mesai yaptırdı dostlar. Neyse ki 2023'te böyle bir temamız yok da bir daha uğraşmayacağım. 2026'da hala bu etkinliği yapıyor olursak Reşat Nuri'nin telifinin de sona ermesiyle bizzat ben teklif edeceğim kasım ayı temasını :)


Film, 50'li yıllarda muhafazakar anlayışlı özel bir kadın akademisinde öğretmenlik yapmaya başlayan Katherine'i konu ediniyor. Katherine bu okulda Sanat Tarihi bölümünde öğretmenlik yapmak için Los Angeles'taki erkek arkadaşını ve hayatını bırakıyor. Okuldaki ilk dersinde tüm öğrencilerinin müfredat ve kitapta sorumlu olunan her şeyi zaten bildiğini fark ediyor ve öğrenciler tarafından küçük düşürülüyor. Katherine de bundan sonraki derslerinde öğrencilerini modern sanatla tanıştırıyor ve onları kutunun dışına çıkaran, düşündüren bir öğretim metoduyla ezber bilgilerden uzaklaştırmaya, evlenmekten daha büyük ve değerli başarılara teşvik etmeye başlıyor. Katherine'in liberal yaklaşımı ve hayat tarzı elbette muhafazakar okulun yöneticilerini ve bazı öğrencilerini rahatsız ediyor.

Film zamanında pek sevilmemiş, hatta dalga da geçilmiş. Ama aradan geçen 20 sene, yükselişe geçen dark academia estetiği ve kafa dağıtmaya yönelik keyifli filmlerin tekrardan değer görmesiyle bana kalırsa bu filme epey yaramış. Çok farklı bir konusunun olmadığına ve yer yer benzer filmlere fazla benzediğine ben de katılıyorum, karakterleri biraz tanıyınca neler olacağını tahmin etmek de zor olmuyor ancak filmin klasik ve modern sanat kıyası üzerinden kurduğu temeli, karakterlerin bu minvaldeki sohbetleri filmin estetiğiyle birleşince ortaya gayet keyifli bir sonuç çıkıyor. Herkesin doğrusunun tek ve aynı yoldan geçmediğini göstermesini de çok sevdim. Ayrıca kadroda karşımıza çıkan şimdilerin ünlü yüzlerini görmek harikaydı.

Sanattan beslenen, izledikçe insana huzur veren dönem filmlerini ve Gilmore Girls'ü sevenler kaçırmasın. :)

25 Şubat 2023 Cumartesi

Oscar 2023 Filmleri Maratonu #2

Cumartesi, Şubat 25, 2023 12
Oscar 2023 Filmleri Maratonu #2

 Merhabalar,

Geçenlerde bu yazıda 2023 Oscar filmlerini izlemeye giriştiğimi ve katılmak isteyenleri beklediğimi söylemiştim. Filmleri izledikçe yorumlarımı burada paylaşacağım.

Geçen sene bu işe kalkıştığımda önümde çok uzun bir zaman dilimi vardı, bu sene öyle bir şansım olmadı. Hem izlemek hem yorumlamak fazla uzun zaman alıyor, bu sebeple görüşlerimi hep çok kısa tutacağım. Nereye kadar izleyebilirim hiçbir fikrim yok, elimden ne gelirse artık.

22 Şubat 2023 Çarşamba

Addams Ailesi | BCP

Çarşamba, Şubat 22, 2023 19
Addams Ailesi | BCP



Önceki yazımda Blogları Canlandırma Projesi'nin 2022 yılı temalarındaki eksiklerimi tamamlayacağımı söylemiştim. Geç de olsa eksik olduğum 3 ayın temasına uygun örnekleri seçtim, başlıyorum. 

Projede 2022 yılının ekim ayının teması "zombi ve gotik" idi. Bu temanın ikinci kısmının bir örneği yılın son aylarında büyük küçük herkesin radarına girdi, sadece 3 haftada Netflix'in en çok izlenen 2. İngilizce dizisi olmayı başardı. Wednesday'den bahsediyorum tabii ki. Ben bu diziyi bloguma taşımak için çok ama çok geç kaldım, biliyorum, ama hazır böyle bir tema ayağıma gelmişken daha iyisini mi bulacağım? :)

Wednesday, adını meşhur Addams Ailesi'nin kızından alıyor. Baş karakterimiz Wednesday, yaşadığı bir olay sonrasında normal insanların olduğu okulundan atılıyor ve dışlanmışların gittiği Nevermore Akademisi adlı özel bir okula gönderiliyor. Ancak Wednesday'in soğuk ve duygusuz yapısı onu dışlanmış ve canavarımsı tiplerle dolu olan okulunda bile uyumsuz birine çeviriyor. Okuluyla başı beladan eksik olmayan Wednesday bir yandan gizemli bir cinayeti çözmeye çalışıyor.

Tim Burton'ın yapımcıları arasında bulunduğu Wednesday, tam da onun stiline uygun gotik bir tonda ilerliyor. Bölümler hem keyifli, hem de tahmin edilir yapılarına rağmen güzel yedirilen gizem unsurlarıyla kendini izletiyor. Wednesday haricindeki Addams ailesi üyeleri arka planda kalsalar da dizide tanıştığımız karakterler ilgi çekiyor, oyuncuların hepsi rolleriyle bütünleşen performanslar sergiliyor. Birkaç jenerasyonu birden yakalamayı başaran bu kaliteli dizi bana kalırsa Netflix'in popüler işleri arasında en iyilerden olarak hatırlarımızda uzun yıllar kalacak.


Diziyi izledikten sonra bu aileyi daha çok tanımak istedim ve hemen farklı yapımlarını araştırmaya başladım. Uzun zamandır izleme listemde olmasına rağmen 1991 yapımı The Addams Family filmini izlememiştim. Hatta Wednesday'i izleyene kadar 1938'de başlayan ve çeşitli uyarlamalarla sürekli ilgi gören bu kurgu ailenin ününden hiç haberim yoktu. Nasıl kaçırmışım inanın hiç bilmiyorum ama Wednesday dizisi beni bu aileyle ve dolayısıyla 90'lardaki film uyarlamalarıyla tanıştırdığı için minnettarım çünkü The Addams Family ve devam filmi Addams Family Values, benim izlediklerim arasında türünün en eğlenceli işlerindendi. 30 yıllık filmler oldukları için görsel efektler anlamında Wednesday kadar iyi olmadıklarını söylemeye gerek yok ama her iki film de hikayeleri ve işleniş biçimleriyle o kadar iyi ki, bu kıyaslamayı yapmaya ihtiyaç duymuyorsunuz.

Wednesday dizisi adını aldığı karaktere odaklanıyordu, bu iki film isimlerinden de anlaşılacağı gibi tüm aileyi anlatıyor. Aile içi dinamikleri, karakterlerin motivasyonlarını çok daha iyi anlıyorsunuz. Eğer Wednesday'i sevdiyseniz bu iki filmi kaçırmayın derim.

Küçük bir detay: Bu iki filmde Wednesday'e hayat veren Christina Ricci, geçen yıl yayınlanan dizide Wednesday'in öğretmeni karakterini canlandırıyor.

20 Şubat 2023 Pazartesi

Oscar 2023 Filmleri Maratonu #1

Pazartesi, Şubat 20, 2023 20
Oscar 2023 Filmleri Maratonu #1


Oscar sezonu açıldı. Aslında açılalı çok oldu da, ben sınavlardan bir türlü buraya taşıyamadım. Sonra malum; ülke olarak kendimizi çok acı bir sürecin ortasında bulduk, hiçbirimizin ne filmle ne de başka bir şeyle ilgilenecek hâli kalmadı. Geçen sene çok değerli Oytunla Hayat keyifli bir Oscar adayı filmleri izleme etkinliği düzenlemişti, ben de bu zor günlerde kafa dağıtmak isteyenler olursa diye bu sene bu etkinliği düzenlemek istedim.

Oscar Ödülleri bu yıl 13 Mart'ta düzenlenecek, yani 1 aydan az zaman var. Katılmak isteyenlerin aday olan her filmi izleme şartı yok. İster tek film izleyin, ister 30 film izleyin, isterseniz törenden 1 gün önce şu kazansın bu kazansın diye bir liste yapın, hiç fark etmez. Yazacaklarınızın Oscar ile alakası olması yeterli. Sonuçta amacımız kafa dağıtmak, kısa süreliğine de olsa kendimizi başka dünyalarda bulmak. Tüm adayların listesine bu linkten ulaşabilirsiniz.

Ben 1 ay kadar önce adaylar açıklandığında kendime yazının devamında paylaştığım bir izlenecekler listesi hazırlamıştım ama artık oradaki tüm filmleri izlemeye zamanım yok çünkü 33 filmden sadece 9 tanesini izleyebildim. Kalan süreçte kendimi zorlamayacağım, canım ne kadarını izlemek isterse ve ne kadarına zaman ayırabilirsem o kadarını izleyip burada geçen seneki gibi kısa yorumlarımı paylaşacağım. Ucundan kıyısından bana katılmak isteyen herkesi beklerim, şimdiden iyi seyirler :)

25. Yılında Titanic: 3D İzlemeye Değer Mi?

Pazartesi, Şubat 20, 2023 20
25. Yılında Titanic: 3D İzlemeye Değer Mi?

Babaannelerimizin bile izlediği ya da en azından hikâyesine vakıf olduğu, uzun yıllar dünya çapında en çok hasılat yapan film olarak kalmayı başarmış Titanic'i yorumlama niyetinde değilim. Aradan geçen çeyrek asırda kendini fazlasıyla ispatlayan filmin olumlu olumsuz her bir noktası didik didik incelendi, gerek günlük hayatlarımızda gerekse çeşitli yapımlarda her bir saniyesine referanslar yapıldı zaten. Film herkeste öyle yer edindi ki 25. yıldönümü sebebiyle 3D teknolojisi ve iyileştirilmiş görüntüsüyle dünya genelinde 10 Şubat'ta yuvasına, sinema salonlarına döndü. Eh, ülkemizde iyi sinema salonlarının söz konusu IMAX ya da 3D olunca artık üç basamaklı sayılarda bilet kestiğini söylemeye lüzum bile yok. Ben de bir çeşit "bu ekonomide gitmeye değer mi" yazısı yazmak istedim.

Trajedinin, kavuşamamanın aşk hikâyelerindeki yerini hepimiz biliyoruz. Bu gibi anlatılar insanlığın duygu yüklü yanına sayısız kültürde her daim hitap etmiş, farklı formlarda kendine yer edinmiş. 20. yüzyılın Romeo ve Juliet'i edasıyla izleyiciyi tam da buradan yakalayan film bunu korkunç bir kaza üzerinden anlatmasına rağmen öyle kendine has, büyüleyici bir atmosfer yakalıyor ki bir anda kendinizi kapılmış gitmiş buluyorsunuz. İnsanı tüylerini ürperterek kendine çeken bu atmosferde film müziklerinin bestecisi James Horner'dan tutun seçilen renk paletlerinde, kurulan müthiş sette emeği geçen herkesin payı var. Zaten filmin yönetmeni James Cameron; ailecek toplaşıp izlenilecek Hollywood filmlerini sahiden çok iyi çekiyor, görsellik konusunda işini biliyor. Son dönemlerde büyük bütçeli filmlerin karanlıklığı seyircinin tepkisini çekerken James Cameron'ın yönettiği bir filme gidiyorsanız bilirsiniz ki bu durum ihtimal dahilinde bile değildir, o filmin her bir detayını incelikle işlenmiş biçimiyle göreceğinize emin olarak salona adımınızı atarsınız. Titanic'in izleyiciyi böylesine yakalamasında bu durumun en güzel örneklerinden biri olmasının da payı var diye düşünüyorum. Ama işte, film zamanında 3D'ye uygun olarak hazırlanmadığı için yeniden gösteriminde bu formatla bir türlü bütünleşemiyordu. Bana sorarsanız 3D'nin filme ciddi anlamda bir katkısı da yoktu, hatta iyi olmayan salonlarda izleme tecrübesini olumsuz etkileyecek gibiydi. Ben filmi nispeten yeni olduğu için fena olmayan bir salonda 3 boyutlu olarak izledim; kesinlikle kötü değildi ama dürüst olmak gerekirse pek lüzumlu da değildi.

Benim gibi yaşı Titanic'e yetmeyenler ya da VCD/DVD/Torrent/Netflix/HD Film Cehennemlerinin illegal bahis reklamları eşliğinde Titanic ile tanışanlar; imkanınız varsa en yakın sinema salonunuzun web sitesini incelemenizi tavsiye ediyorum. İyi bir ses ve görüntü sisteminde yakalayabilirseniz bu filmin beyaz perdede deneyimlenince uyandırdığı hisler sahiden bambaşka. Filmi zamanında sinemada izleyenler ya da 2012'deki tekrar gösterimine gidenler; Türkiye Cumhuriyeti sınırlarında ikamet ediyorsanız ve filme ya da genel olarak sinemaya büyük ilgi beslemiyorsanız 3 saatinizi ve paranızı başka yerlerde değerlendirebilirsiniz çünkü görüntüdeki iyileştirmelere rağmen eleştirmenler filmde gitmeye değecek ölçüde farklılıklar olmadığını söylüyor. Hatta yakalanabilirse 2D şekilde izlemenin daha verimli olduğu sıkça karşılaştığım yorumlar arasında.

 Filmin ne kadar süre daha vizyonda kalacağını bilmiyorum ancak bu cuma vizyona yeni bir Marvel filmi giriyor, bu sebeple özellikle iyi salonlarda gösterimleri azalacaktır. Kısacası siz de Tanrı'nın bile batıramayacağı bu gemide Rose ve Jack ile bir yolculuğa çıkmak istiyorsanız efsane film Titanic iyileştirilmiş görselleriyle kısa süreliğine tekrardan vizyonda, kaçırmayın.


27 Kasım 2022 Pazar

Don’t Worry Darling (2022) | Film Yorumu

Pazar, Kasım 27, 2022 11
Don’t Worry Darling (2022) | Film Yorumu

Yönetmen: Olivia Wilde
Senaryo: Katie Silberman, Carey Van Dyke, Shane Van Dyke
Oyuncular: Florence Pugh, Harry Styles, Chris Pine, Olivia Wilde, Gemma Chan, KiKi Layne, Nick Kroll, Kate Berlant, Timothy Simons, Asif Ali, Sydney Chandler
Süre: 123 dakika
Ülke: Amerika Birleşik Devletleri


Olivia Wilde'ın yönetmen koltuğuna oturduğu psikolojik gerilim filmi Don't Worry Darling, 50'li yıllarda Amerika'daki bir şirket kasabasında yaşayan Alice (Florence Pugh) ve Jack (Harry Styles) çiftini konu ediniyor. Kasabada yalnızca bir şirketin çalışanları ve onların aileleri yaşıyor, tüm imar işlerini de bu şirket yapıyor. Erkekler aynı anda işlerine giderken kadınlar evlerinde onları bekliyor; ev işi ve yemek yapmaktan kalan zamanlarında bir araya gelip vakit geçiriyorlar, zaten tüm kasaba sakinleri her türlü sosyal faaliyeti bir arada yapıyor. Kadınlar erkeklerin işleri hakkında soru soramıyor ve şirketin belirlediği bazı bölgelere giremiyor. Bir gün eşlerden biri Margaret (KiKi Layne), oğluyla birlikte yasaklı bölgelerden birine girip oğlunu kaybettikten sonra zor günler yaşamaya başlıyor ve küçük toplulukları içinde dışlanıyor. Alice Margaret'ı gözlemledikçe yaşadıkları kusursuz plastik yerin sandığı kadar kusursuz olmadığını ve gizlenen bir şeylerin olduğunu fark etmeye başlıyor.

Eh, magazin haberlerine bu kadar malzeme vermiş bir filmin benim dikkatimden kaçması imkansız olurdu tabii. Vizyona girdiği gibi soluğu sinemada aldım ama yorumumun taslakları terk etmesi o kadar uzun zaman aldı ki film dijital ortamlarda yerini almış bile.

Olivia Wilde'ın 2019 yılındaki ilk yönetmenlik tecrübesi Booksmart'ın aldığı övgüler sonrasında gözler kendisinin yeni işine çevrilmişti. Gelgelelim Don't Worry Darling, kadrosu ve ilk haberleriyle bu gözleri üstünde tutmasına rağmen yayınlanınca yerden yere vuruldu. Bu durumda filmin promosyon döneminde çıkan kötü haberlerin de etkisi var gibi duruyor. Shia LaBouf'un kadrodan kovuluşu, kendisinin kovulmadığını ve yönetmenin Florence Pugh'la alay edişini kanıtlarıyla ortaya sunuşu, sette yönetmen ve başrol oyuncusu arasında yaşanan gerilim iddiaları, Florence'in filmin promosyonlarına neredeyse hiç katılmayışı, filmin galasında Harry Styles'ın Chris Pine'a tükürmesi iddiaları... Tamamını sayamadığım bu olaylar silsilesi filmin önüne fazlasıyla geçti. Belki de ben bu haberlere ve olumsuz eleştirilere denk geldikçe beklentimi düşürmüşüm, bilemiyorum, ama filmi sevdim. İlk perde için pek de olumlu sözler söyleyemiyorum ancak ikinci perdeden itibaren filmin kazandığı ivme, şaşırtmacaları ve oyunculukları çok iyiydi. Ancak ya süre yetersizliğinden ya da başarısız yönetmenlikten filmde havada kalan birçok nokta vardı ve bunlar pek de "dert etme be sevgilim" denebilecek noktalar değildi. Burada spoiler vermek istemediğim için çok bahsedemesem de filmin sonunu etkileyen sahnenin nedeninin açık olmamasının en büyük havada kalma durumu olduğunu söyleyebilirim. Filmden çıkınca arkadaşımla böyle bir hikâyenin filmden çok mini dizi formatına gideceğini konuştuk, bu konuda hâlâ aynı fikri taşıyorum. Bilim kurgu sularında yüzen bir gerilim hikâyesi çekiyorsanız izleyiciyi olana bitene ikna etmeniz gerekiyor ve bu film kimi yerlerde bu konuda sınıfta kalıyor. Bilim kurgu demişken; ben bu filmin bu türde olacağını bilmiyordum, 60’larda geçen toksik bir ilişkiyi izleyeceğiz sanıyordum. Eh, yer yer bunu gördüğümüz doğru, ama meğer pek de alakası yokmuş. Bu bir yanlış reklamın sonucu mu yoksa benim gündemi düzgün takip edemeyişimin sonucu mu, emin değilim. 

İyi bir fikrin kopuk bir işleyişle -ya da işleyemeyişle- ve yalnızca sonlara doğru yakalanan tempoyla ne hâle geldiğini gösteren bu filme izlenecek bir şey bulamayınca göz atılabilir. Florence'in oyunculuğunu sevenler kaçırmasın ama. :)

26 Kasım 2022 Cumartesi

Biraz Rom-Com, Biraz da Son Dönem Filmleri

Cumartesi, Kasım 26, 2022 12
Biraz Rom-Com, Biraz da Son Dönem Filmleri
Do Revenge (2022)

Geçtiğimiz aylarda bolca film izledim, eylül sonlarına doğru romantik komedilere sardım. Bu macera Netflix'in 2022 yapımı Do Revenge'i ile başladı. Film gerek tiplemeleriyle gerekse kahramanların başına gelenler ve motivasyonlarıyla 90'lı yılların meşhur romantik komedilerine bir aşk mektubu niteliğinde göndermelerini yapıyordu ancak müzik seçimleri, günceli yakalayan dili ve estetiğiyle de buram buram 2022 kokuyordu. Şimdilerde 90'ların popülerleşmesi gibi gelecekte 2020'ler moda olursa Do Revenge'in dönemin chick flick temsilciliğini sırtlayacak işlerden olduğuna eminim. İnsanın içini ısıtan tatlı hikayesi, şaşırtmacaları ve muhteşem estetiğiyle ben bu filme bayıldım. 

Eh, bir kere o romantik komedi dozunu almıştım, artık dahası gerekiyordu. Ben de türün belki de en popüler filmi (500) Days of Summer ile devam ettim. 2009 yapımı bu filmi yüzlerce kez duymama rağmen izlememiştim, bitince bu kadar geç tanışmamızın en iyisi olduğunu düşünmeden edemedim. Bundan 5-6 yıl önceki Vulnicure'u düşünüyorum da, kendisi çok daha hayalperest ve mutlu soncu biriydi. Tahmin ediyorum ki kendisi Summer karakterine çok kızar, neden bu aşkı mahvettiniz diye söylenir dururdu. Ancak filmin başında da belirtildiği gibi bu filmin derdi bir aşk hikayesi anlatmak değil. Öyle çok süper, unutulmaz bir iş değil belki ama vermeye çalıştığı mesajı sevdim. Bazen birini sevdiğimizde onu gözümüzde öyle büyütüyoruz ki küçük, hatta kimi zaman kocaman gerçekleri göz ardı ediyoruz. Hisler her zaman karşılıklı olmaz, olamıyor işte. Birini seviyor olmak, karşı tarafın da eşit derecede sevgiyi diğerine verme yükümlülüğünü doğurmuyor. Filmdeki beklenti-gerçeklik sahnesi tüm bunları göstermesi açısından çok başarılıydı.

Soluğu yine türün kült örneklerinden 10 Things I Hate About You'da aldım. (500) Days of Summer'ı geç izlediğim için yaşadığım mutluluk burada tam tersi bir etki yarattı, şimdiye dek bunu nasıl  izlememişim diye söylenip durdum. 1999 yapımı film o kadar keyifli ve beklentilerimin üstünde çıktı ki izleyişimden geçen 1 aylık süreye rağmen sahnelerini düşünüp kendi kendime gülümsüyorum. Müzikleri, klişe denebilecek bir olay örgüsünü olabilecek en keyifli hâle getirerek sunuşu, oyuncuların müthiş performansı, 90'ların kendine has o atmosferi... Bu filmi ileride de tekrar tekrar izleyeceğime eminim.

7 Ekim 2022 Cuma

Hoje Eu Quero Voltar Sozinho (2014) | BCP

Cuma, Ekim 07, 2022 15
Hoje Eu Quero Voltar Sozinho (2014) | BCP

 
Yönetmen: Daniel Ribeiro
Senaryo: Daniel Ribeiro
Oyuncular: Ghilherme Lobo, Fabio Audi, Tess Amorim, Eucir de Souza, Isabela Guasco, Selma Egrei
Süre: 96 dakika
Ülke: Brezilya


Blogları Canlandırma Projesi'nin ağustos teması "Latin Amerika ya da seçkin yazarlar ve yönetmenler" idi. Ben ağustos ayının başlarında temayı iki seçeneğinden de yakalayacak bir kitap okumayı planlamıştım ancak ne yazık ki koca bir ay boyunca bunu yapmaya fırsat bulamadım. Belki sonra okurum diye erteleye erteleye bir baktım ekime kadar gelmişim, araya bir BCP ayı daha girmiş. Bunun üzerine daha fazla bekletmek istemedim ve beni üstüne çok düşündürmeyecek kısa bir Latin Amerika filmi arayışına girdim. Böylece bu şirin film karşıma çıktı.

2010 yapımı Eu Não Quero Voltar Sozinho adlı kısa filmin uzun metrajlı versiyonu olan film, Leonardo adlı görme engelli bir gencin okul ve sosyalleşme konularında günlük hayat mücadeleleri esnasında Gabriel adlı sınıfa yeni gelen bir öğrenciyle tanışmasını konu ediniyor. Bir yandan Leonardo'nun her zaman yanında olan en yakın dostu Giovana, bu yeni öğrencinin arkadaş gruplarına katılıp Leonardo ile yakınlaşmasıyla dışlanmış hissediyor.

Film çok yaratıcı bir konuya ya da eşsiz bir işleyişe sahip değil, hatta izlerseniz hayatınıza çok da şey katmayacak belki ancak genç ve tecrübesiz isimlerden oluşan iyi kadrosuyla ve düşük bütçesiyle insanı lise sıralarına geri oturtuyor. Leonardo'nun yavaş yavaş Gabriel'e kapılış sürecini görme engelli bir bireyin tecrübesi üzerinden hiçbir zaman dramatize etmeden sakin ve çok doğal bir şekilde işliyor. Senaryoya çok iyi yedirilen harika müzikler de büyük keyif veriyor.

Son zamanlarda günlük hayatın yoğun temposunu ve durmak bilmeyen bir hızda ilerleyişini o kadar kanıksamışım ki sakin sakin akıp giden bu film ruhuma vitamin takviyesi almış etkisi verdi. İlk aşkları, lise döneminde yediğimiz içtiğimiz ayrı gitmeyen dostlukları ve elbette bu iki ilişki türünün hayatlarımızdaki konumunu o kadar nahif bir dille işliyordu ki film bittiğinde kocaman bir tebessümün yüzüme yerleştiğini hissettim. Bazen tam da böyle pozitif ve huzur dolu filmlere ihtiyaç duyuyor insan.

2 Ekim 2022 Pazar

Avatar'ı Hatırlamıyor Muyuz?

Pazar, Ekim 02, 2022 17
Avatar'ı Hatırlamıyor Muyuz?

1994 yılında James Cameron, çocukluğunda okuduğu bilim kurgu ve macera kitaplarından ilham alarak yazdığı bir tretman hazırladı ancak teknolojinin kafasındaki vizyonu destekleyecek kadar gelişmemiş olmasından bu fikri hemen yapım aşamasına geçiremedi. Aradan yıllar geçti, sinema teknolojisinde özellikle görsel efektler konusunda büyük gelişmeler oldu. Takvimler Aralık 2009'u gösterdiğinde sonunda Cameron'ın zihnindekileri beyaz perdeye aktarabildiği Avatar adlı bir film vizyona girdi.

Film dünyayı kasıp kavurdu ve gelmiş geçmiş en yüksek hasılatlı film olarak tarihe geçti. Vizyon tarihinden tam 10 sene sonra Avengers: Endgame bu başarısını elinden alsa da pandeminin ilk zamanlarında dünyanın genelinde sinema salonları kapalıyken Avatar Çin'de tekrardan vizyona girdi ve 2 yıl aradan sonra tahtını geri aldı. Film 9 dalda Oscar'a aday oldu, üçünü kaptı. 7'den 77'ye herkesi 3D sinema teknolojisiyle tanıştırıp büyüledi, görsel efektlerde çığır açtı. Ancak tüm bu başarılara rağmen hem eleştirmenler hem de genel izleyici kitlesi Avatar'ın 3D sinemayı yaygınlaştırmak dışında popüler kültürde etkisinin olup olmadığı konusunda yıllardır tartışıyor. 

2009 yılında ben 9 yaşındaydım. Sınıfta Avatar'ın konuşulduğunu hayal meyal hatırlasam da o dönemlerde filmi izlemedim. İlk kez izleme fırsatım vizyon tarihinden 1-2 yıl sonra alt komşumun filmin DVD'sini alıp beni izlemeye çağırmasıyla oldu. Sonra aradan 2-3 yıl geçti, bizim eve üç boyutlu film izleme özelliği olan bir televizyon alındı. Sıra bu özelliği test etmeye gelince herkesin ilk tercihi Avatar oldu tabii, bir kez de bu şekilde izledim. Aradan yine yıllar geçti; Avatar'ın 13 yıl sonra gelen devam filmi vizyona girmek üzereyken ilk film, görüntü ve sesi yeniden geliştirilerek 4K olarak tekrardan beyaz perdelere geldi. Ben de bu vesileyle bir kez de IMAX 3D teknolojisiyle filmi izleme şansı buldum.

Son izleyişimde filmin açılış sahneleri ekrandayken aklımda tek bir soru vardı: "Başroldeki bu adam insandı sahiden, niye mavi oluyordu ki?" Filmin oyuncularını, karakterlerini, hikâyesini ve hatta konusunu unutmayı bile bir yere kadar anlayabildim ancak izlemekte olduğum yapıma adını vermiş en önemli noktayı bile hatırlayamamak kesinlikle bambaşka bir seviyeydi. Başrol oyuncusu Sam Worthington'ın filmdeki varlığını bile o kadar unutmuştum ki kendisini hayatımda ilk kez izliyor gibiydim, sanki karşımda yeni bir oyuncu vardı. Hafızamı zorladığımda filme dair hatırladıklarım havada uçulan sahnelerden güzel kareler ve dünya dışı mavi yaratıklardan ibaretti.

2019 yılında çekilen bu videonun da esprili bir dille gösterdiği üzere Avatar'ı hatırlayamayan tek kişi ben değilim. Serinin internet üzerinde mirasını aktaracak güçlü ve sadık bir hayran kitlesi yok. Ne oyuncak mağazalarında ne de çocukların ellerinde Avatar markasına ait ürünler olmuyor, güncel sinema-televizyon yapımlarında ya kitaplarında Avatar referansları yapılmıyor, hatta arkadaş ortamlarında bile filmden bir sahne ya da repliğe göndermeler yapılmıyor. Avatar konuşuluyorsa ya gişesi, ya 3D sinemayı popülerleştirmesi ya da kimsenin bu filmi konuşmaması hakkında konuşuluyor.

Peki ya gişe rakamları her zaman kültürel etkiyi göstermez mi? Bir kesimin sinemalarda en çok izlenen filmlerden birini hatırlayamaması onun kültürel değerini azaltır mı? Gerçekten de Avatar'ın kültürel etkisi yoksa veya yok denecek kadar azsa bunun sebepleri neler? Sinema salonundan çıktığım andan beri düşündüğüm bu sorulara bu yazıda kendimce bir cevap bulmaya çalışacağım.


Belki 2011 yılında Avatar'ın bir devam filminin vizyona gireceğini öğrenseydik şu an bu konuları konuşuyor bile olmazdık ancak serinin verdiği 13 yıllık arada popüler sinema çok değişti. Marvel Sinematik Evreni popüler vizyon filmlerinin akışına yön vermeye başladı ve Avatar'ın verdiği uzun ara bu yeni akışa uyum sağlayamadı. Marvel filmlerinin Avatar'a attığı bir diğer kazık ise bir zamanlar ekranda gördükleri karşısında büyülenmiş ve her filmi bu formda görmek istemiş izleyicileri 3D sinema teknolojisinden bıktırıp soğutması oldu. 3D filmlerin başını çeken Avatar'ı çıktığı dönemde özel kılmış bu özelliğin seyirci nezdinde bir çekiciliği kalmadı.

Avatar'ın bir diğer sorunu ise izleyicisine sunduğu müthiş görsel şölenin hikâyesinin fazlasıyla önüne geçmesiydi. İzleyenler sırf o görsel ya da sinematik tecrübeyi deneyimlemek için izliyordu, filmin tahmin edilebilir ve zayıf hikâyesi de bu konuda pek yardımcı olmuyordu. Serinin bu konuda en büyük sıkıntısı ise büyük kitlelere oynamasına rağmen insanlara üstüne düşünecekleri, teoriler üretecekleri, devamını talep edecekleri ilginç olay örgüleriyle senaryosunu güçlendirememesiydi. Ayrıca USA Today'den Patrick Ryan'ın konu hakkındaki yazısında belirttiği gibi film, seyircilerin bağ kurabileceği Han Solo gibi karizmatik bir aksiyon figürünü de içinde bulundurmuyordu. 2010'ların sonlarında insanların azınlık hakları konusunda bilinçlendiği bir dünyada filmin beyaz kurtarıcı kompleksine örnek tasviri de filmin mirasına uzun vadede pek olumlu katkıda bulunamadı tabii.

Yine de tamamen olumsuz yaklaşmak istemiyorum. Görsel anlamda böylesine detaylı bir yapımı IMAX'te izlemek beni büyüledi çünkü son dönemlerin popüler filmleri görsel efektlere fazlasıyla dayansa da bu filmde olduğu gibi ince işçilikleri artık göremiyoruz. Filmin sonunda yayınlanan Way of Water ön izlemesi beni neredeyse aralığa gün sayacak şekilde heyecanlandırdı. Umutsuz değilim, bu seneden itibaren 2 yılda bir çıkacak devam filmleri seriye en az maddiyat kadar önemli o "kültürel etki" değerini de getirip durumları değiştirebilir. Pandemi sonrasında izleyiciye "sinema tecrübesi"ni hatırlatan Top Gun: Maverick'in son dönemdeki başarısını düşününce bu seri de benzer bir Rönesans sürecinden geçebilir. Ama her şeyden önce kilit nokta olan seyirci-film bağını başarıyla kurması gerekiyor. Zamanın testini hep birlikte göreceğiz.

Filmin tekrar vizyona girip hem kendini hatırlatmasını hem de yepyeni bir nesille tanışmasını çok doğru bir hamle olarak görüyorum. Ancak sadece 1 hafta daha vizyonda kalacağı için izlemek isteyenler lokal sinema salonlarının bilet sitelerini biraz kurcalayabilirler. Hoş, güncel Türkiye şartlarında 100 TL'ye IMAX fiyatı olduğu sürece çoğunluğun bu fırsattan faydalanma şansının olmadığı çok açık ama ben formaliteden de olsa duyurusunu yapmış olayım.

5 Ağustos 2022 Cuma

But I'm a Cheerleader (1999) | BCP

Cuma, Ağustos 05, 2022 27
But I'm a Cheerleader (1999) | BCP

Yönetmen: Jamie Babbit
Senaryo: Jamie Babbit, Brian Peterson
Oyuncular: Natasha Lyonne, Clea DuVall, Cathy Moriarty, RuPaul Charles, Melanie Lynskey, Katharine Towne, Katrina Phillips, Joel Michaely, Douglas Spain, Kip Pardue, Eddie Cibrian, Michelle Williams, Bud Cort, Mink Stole, Dante Basco, Julie Delpy
Süre: 85 dakika
Ülke: Amerika Birleşik Devletleri


 Blogları Canlandırma Projesi'nin temmuz teması "İspanyol kültürü ya da romantik drama" idi. Bir süredir şehir dışında olduğum için İspanyol kültürüne uygun bir kitap bulamayacağımı düşünerek onu eledim, geriye pek de heveslenmediğim romantik drama kısmı kaldı. Aslında izlemek istediğim birkaç romantik drama filmi vardı ama benim radarımda olanlar artık herkesin bıktığı içerikler olduğu için temaya uygun bir içerik bulmakta zorlandım. Tam da bu esnada; uyku tutmayan ve artık sabah saatlerine yaklaşılmış bir gecede aklıma gelen But I'm a Cheerleader imdadıma yetişti.


Film, Megan adlı mükemmel Amerikan rüyası tiplemesi genç bir ponpon kızın hikayesini anlatıyor. Megan Amerikan gençlik filmlerinin olmazsa olmazı olarak popüler bir sporcu çocukla beraber olsa da arkadaşları ve muhafazakar ailesi onun lezbiyen olduğundan şüphelenmeye başlıyor. Bunun üzerine ailesi Megan'ı bir dönüşüm terapisi kampına gönderiyor, Megan da kampta diğer öğrencilerle beraber heteroseksüel olmayı "öğrenmeye" çalışıyor.

İçeriğinden bağımsız konusunu okuyunca bahsi geçen olaylar akıl almaz gelebilir ancak film hikayesini parodi biçiminde işliyor. Cinsel yönelimleri "düzeltmek" amacı taşıyan dönüşüm terapilerinin bireylerde yol açtığı geri dönüşü olmayan hasarları tahmin etmek zor değil. But I'm a Cheerleader, özellikle ABD'de yaygınlığını sürdüren bu acı meseleyi mizahı kullanarak çok keyifli bir şekilde eleştiriyor. Senarist Brian Wayne Peterson'ın gençliğinde bu tür bir kampta yaşadıklarından ilham aldığı bu hikaye, kampların insanlık dışı eylemlerin absürtlüğüne dikkat çekerek kendin olabilmenin ve kendin olduğun için sevilmenin verdiği huzuru gerçek yol olarak gösteriyor. 



Filmde kullanılan renklerin canlılığı ve set tasarımları da filmin en başarılı yanlarından olarak her an göze çarpıyor. Film toplumsal cinsiyet rollerinin ve heteronormatif beklentilerin saçmalıklarıyla dalgasını tam da bu rollere atanmış renkleri ve aktiviteleri kullanarak geçiyor. Elbette 20 yıllık süreç içerisinde kimi mizahi unsurlar zamana yenik düştüğünü hissettiriyor ancak filmin verdiği nostalji hissi ve kendin olmak üzerine mesajı tüm bunları göz ardı ettiriyor. Yer yer abartılı oyunculuklar da filmin camp dekorlarına tam uyuyor. Genç Julie Delpy ve Michelle Williams'ı minik rollerde görmek de filmin en tatlı sürprizlerinden.

Benim filme dair en sevdiğim detaylardan biri ana karakter Megan'ın lezbiyen olduğuna dair "sıradan" diyebileceğimiz yaklaşımıydı. Megan yöneliminden dolayı diğer insanlardan farklı hissetmiyor, hatta kampa gelene kadar lezbiyen olduğunun farkında bile değil. Tüm hislerinin gayet normal ve herkesin başına gelen bir tecrübe olduğunu düşünüyor ve onları yadırgamıyor. Toplumun dayattığı kimi yargılar yüzünden olması gereken ilişki tipi heteroseksüel ilişkiler olarak gözüktüğü için genç LGBTQ+ bireylerin diğerlerinden farklı hissettiği bir gerçek, ama gerçek hayatın sorunlarına daha satirik bir tutumla yaklaşan bir kurguda bu yolun seçilmesi benim çok hoşuma gitti.

Uzun lafın kısası, 90'lı yılların ve 2000'lerin ilk yıllarının insana verdiği o yer yer bayağılaşan ama yine de kucaklayan kendine has hissi veren bu tatlı filmi çok sevdim. 90 dakikalığına var olmayan bir dünyanın dertsiz tasasız huzurunu hissettiren bu kült LGBTQ+ peri masalını izlemeye kesinlikle değer.

4 Ağustos 2022 Perşembe

Thor: Love and Thunder (2022) | BCP

Perşembe, Ağustos 04, 2022 10
Thor: Love and Thunder (2022) | BCP

Yönetmen: Taika Waititi
Senaryo: Taika Waititi, Jennifer Kaytin Robinson
Oyuncular: Chris Hemsworth, Christian Bale, Tessa Thompson, Jaimie Alexander, Taika Waititi, Russell Crowe, Natalie Portman
Süre: 119 dakika
Ülke: Amerika Birleşik Devletleri


Blogları Canlandırma Projesi'nin haziran teması "Harry Potter, Yüzüklerin Efendisi ya da fantastik" idi. Haziran ayında bu temaya uyacak herhangi bir okuma veya izleme yapmadığım için etkinliğe temmuz ayında izlediğim Thor: Love and Thunder filminin yorumuyla geç de olsa katılmak istedim.

Geçtiğimiz ay vizyona giren Thor: Love and Thunder, Christian Bale'in canlandırdığı Gorr karakterinin yaşadığı acı kayıp sonrası inancının sarsılışıyla mitolojik tanrıların peşine düşüşünü ve elbette Odin'in oğlu, gök gürültüsü tanrısı Thor'un da bundan nasibini alışını konu ediniyor. Tüm bu olaylar yaşanırken bir yandan önceki solo Thor filminde yurtları yok olan Asgardlıların Dünya'da kurdukları kent yaşamına tanık olurken Thor'un geçmişini hatırlıyor ve bir türlü kazanamadığı "aşk" mücadelesini anıyoruz.

Taika Waititi, hem eleştirmenlerin hem de seyircinin beğenisini kazandığı 2017 yapımı Thor: Ragnarok sonrası yeni Thor filminin de yönetmenliğini yapıyor. Ragnarok komedi unsurlarını öne çıkararak Thor'u sıkıcı bir mitolojik figürden eğlenceli bir Marvel süper kahramanına dönüştürmüştü ancak filmin hikayesini arka plana atmayarak kendi içinde çok iyi işleyen bir formül tutturmuştu. Ancak bu formülü bir kez daha kullanırken doz ayarını kaçıran Love and Thunder bir hikaye anlatmaya çalışmıyor, tüm gücünü sulu şakalara ve filmin -filme kesinlikle çok yakışan- 80'ler neon estetiğine yaslıyor. Hele ki bir de ana temasına kanser, yas ve hatta sarsılan inançlar gibi ağır konuları alan bir filmin bu rotada gitmesi çok iyi durmuyor. Yanlış anlaşılmasın; hayat en acı süreçlerde bile mutluluklara gebe olabiliyor, ya da travma yaşayan birey bunu şakaya vurabiliyor, bunlar gayet normal şeyler. Ancak bu film bunları gerçek bir tema gibi işlemiyor, hikayede dramatik altyapı unsurları olsun diye serpiştirip geçiştiriyor. Filmin absürt mizah anlayışının bu temaların işleyişiyle kurduğu tezatlık ve düzgün bir ilerleyişinin olmayışı bana bir seyirci olarak keyif vermedi. Müzikler ve canlı renk paleti filmin estetiğine çok şey katsa da bunlar yetmiyor.


 Marvel filmleri bazen sıkıcı da olsa sonunda hep bir karakter gelişimi olurdu ve bu gelişimin hem karakter hem de gelecek Marvel filmleri için büyük etkisi olacağını bilerek sinemadan ayrılırdık. Love and Thunder bu düşünceden çok uzak, ekran karardığında karaktere dair en ufak bir ilerleme veya gelişim gerçekleştiğini hissettirmiyor. 

Şimdi tüm bunları yazınca sinemada 2 eğlenceli saat geçirmekten fazla vaadi olmayan filmleri bile çok ciddiye alıyormuşum gibi bir izlenim uyandırmak istemiyorum. Evet, mısırımızı alıp üstüne çok düşünmeden gülüp eğleneceğimiz filmler de olmalı. Ama amacı sadece ve sadece eğlenmek olan bu filmlerin de bir kalitesi olmalı ve seyirciye sırf para kazanmak için yapılmış bir filmi izlemiş gibi hissetmemeli diye düşünmeden edemiyorum. Hele ki önümüzde geçtiğimiz yıl yayınlanan Shang-Chi and the Legend of the Ten Rings ve elbette bir önceki solo Thor filmi gibi başarılı ve iyi örnekler varken.

Bir yılda 10'dan fazla Marvel içeriğiyle herkes bıkana kadar doymuş bir haldeyken içerikler konusunda seçiciliğe gidilmesi gerekiyor. Çünkü artık seyirci tüm içerikleri tüketmek istemiyor, istese de yetişemiyor zaten. Bir Marvel dizisi bitiyor, hemen yeni bir film geliyor; daha film vizyonda 2. haftasındayken hop yeni bir Marvel dizisi yayın hayatına başlıyor. Marvel ve hatta süper kahraman furyasının uzun bir süre daha biteceğini düşünmüyorum ancak bir yandan serinin geleceğini merak etmiyor değilim. Hoş, bu bolluk bize The Boys ve Invincible gibi anti-süper kahraman içeriklerini de sunuyor ya, bakın o durumdan epey memnunum.

3 Ağustos 2022 Çarşamba

I, Tonya (2017) | BCP

Çarşamba, Ağustos 03, 2022 14
I, Tonya (2017) | BCP


Yönetmen: Craig Gillespie
Senaryo: Steven Rogers
Oyuncular: Margot Robbie, Sebastian Stan, Julianne Nicholson, Bobby Cannavale, Allison Janney, Caitlin Carver, Paul Walter Hauser
Süre: 119 dakika
Ülke: Amerika Birleşik Devletleri


Blogları Canlandırma Projesi'nin mayıs teması "Rus edebiyatı/sineması ya da spor" idi. Ben mayıs ayında yoğunluktan temaya uygun bir şeyler okumaya veya izlemeye zaman bulamamıştım, bu yüzden filmi haziran sonlarında anca izleyebildim. Gelgelelim bu sefer de koca bir ay yazıyı hazırlamaya fırsat bulamadım. Bu bir ay düşüncelerimin yoğunluğunu her geçen gün azalttı tabii ve bana filme dair konuşacak çok bir şey bırakmadı. BCP'de eksiğim olsun istemediğim için yine de yazıyı yayınlamak istedim ancak uyarıyorum, bu diğer film yorumlarına göre epey kısa bir yazı olacak :)

I, Tonya aslında Margot Robbie'nin 2016 yapımı Suicide Squad ile dünya çapında yakaladığı şöhretin ilk meyvelerinden biri olarak çıktığı sene adını epeyce duyurmuştu. Ben o dönem filmi izlemesem de izlemek hep aklımda bir yerlerdeydi. Etkinliğin temasında spor kelimesini görünce hemen filmi hatırladım ve bu ay için başka örnekleri düşünmeden seçimimi yaptım.

Film, Tonya Harding adlı yetenekli ancak klasik Amerikan rüyası tiplemesine uymadığı için kariyerinde sorun yaşayan figür patencisinin gerçek hayat hikayesini konu ediniyor. Tonya, Amerika'da zamanında çok konuşulmuş magazinel bir figürmüş, ben kendisini isim olarak bile tanımıyordum. Film benim gibi Tonya'nın büyük skandallarına kulak aşinalığı dahi olmayanlar için bile tam dozunda ve derli toplu bir şekilde derdini anlatıyor. Bahsi geçen hikaye oldukça dramatik olmasına rağmen acı sömürülerine gidilmiyor, aksine oldukça yalın ama kendine has bir tonu olan bir işleyişi var. Film artık gına getirecek düzeyde sıradanlaşan biyografi filmlerinin yanında hem bu yönüyle, hem de estetik tercihleriyle epey yükseliyor. 

Margot Robbie ve Allison Janney başta olmak üzere oyuncuların filmle ve karakterleriyle bütünlüğü çok başarılıydı. Filmin sarkastik ve hatta yer yer trajikomik tonuna uygun oyunculuklar filmin seyir zevkini benim için epey yükseltti. Oyunculuklar haricinde Tonya'nın figür pateni sahneleri de insanı ekrana kilitliyor.

Sorunlu bir kişiliği ele alıp baş karakterini aklamak için uğraşmayan, eğlenceli ve orijinal bir biyografi filmi izlemek isteyenler I, Tonya'yı kaçırmasın.