vulnicure: Sohbet Muhabbet
Sohbet Muhabbet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Sohbet Muhabbet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Kasım 2023 Çarşamba

Dile Kolay 10 Sene

Çarşamba, Kasım 29, 2023 19
Dile Kolay 10 Sene

Uzun bir aradan sonra bol yağmurlu bir günden herkese merhabalar!


Bugün bu merhabayı kaleme alışımın benim için çok özel bir sebebi var. 10 sene önce bugün lise sınavının ilk basamağını tamamladım, eve döndüm ve ailemin bana hediyesi olan yeni bilgisayarla bu blogu kurdum. Şimdilerde blogum neredeyse benim o dönemki yaşıma yetişti. Ne çabuk büyüyorlar, değil mi? :)


Bu sene hatırlamak istediğimden emin olamadığım kadar kötü geçti. Zaten ben kolay tökezleyenlerdenim; hayatın en temel gerçeği, insanın hayatla kurduğu o anlaşmanın ilk kuralı üstüme bir kez basınca ayağa kalkamadım. Şimdi bile günün birinde tam anlamıyla ayaklanmayı becerebileceğimden emin değilim, her kalkışımda aynı hızla çok daha sert düşüyorum çünkü. Tam da bu sebeple devamlılık konusunda burada, 10. seneye yakışmayacak şekilde sınıfta kaldım. Sesimin duyulmasını en çok isteyeceğimi sandığım zaman sesim kesildi. Gerçeklikten kaçışın olduğu kadar gerçeklerin de üstüne en çok gideceğimi sandığım zaman kendimi arafta buldum. Geçen sene dokuzuncu sene şerefine şöyle bir yazı yazmıştım ve bu sene çok daha heyecanlı, kendi adıma coşkulu olacak diye düşünmüştüm. Maalesef öyle olmadı. Her ne olursa olsun bugün en az on sene önce olduğum kadar heyecanlı ve mutluyum. Birdenbire ortalardan kaybolmayacağıma dair söz veremiyorum, ama çabalayacağımın sözünü verebilirim. Çünkü anlatacaklarım, anlatmak istediklerim bitmedi henüz. Her şeye rağmen burada dile kolay 10 senenin dolmasının sebebi de tam olarak bu aslında. Vulnicure benim sığınağım, arşivim ve en önemlisi ruhumun bir parçası. Ne olursa olsun kendimi bulduğum yer. 


O hâlde nice on senelere!



19 Eylül 2023 Salı

Eylül Meydan Okuması | 6-10

Salı, Eylül 19, 2023 8
Eylül Meydan Okuması | 6-10


Yüreğimin İklimi'nin düzenlediği meydan okumanın sorularına gitmek için buraya tıklayabilirsiniz.



6) Şunu görmeden/yapmadan ölmek istemem dediğiniz şey nedir?

Avrupa'yı karış karış gezmek. Hayal gücünün sınırlarının zorlandığı bir istek değil belki ama Türkiye'nin gidişatı sürekli daha kötüleşen ekonomisi bu isteğimi hayal olmakla sınırlı tutuyor. Eh, Avrupa üniversiteleri de buyur bize gel diye kapımda sıraya girmiyor sonuçta. Kısacası hayatımın şu anki evresinde hayalimdeki uzun ve detaylı Avrupa gezisi benim için oldukça ulaşılmaz ancak bu geziyi, hatta gezileri yapmak en büyük isteğim.



7) Çocukluğunuzdan hatırladığınız ilk şey nedir?

Çocukluğuma dair hatıralar hep birbirine karışıyor. Bazen de zihnim bana oyun oynuyor ve bana anlatılanları, fotoğraf ya da videoda gördüklerimi gerçekten hatırladığımı sanıyorum. O yüzden üstüne ne kadar düşünürsem düşüneyim bu soruya doğru bir cevap verebileceğimi sanmıyorum. Ama çok net hatırladığım kabus gibi bir anım var, onu anlatayım. Yıl 2004 ya da 2005, ben de 4-5 yaşlarındayım, ailemle Altınoluk'ta tatildeyiz. Henüz yüzme bilmediğim için şuna benzer büyük bir simitle denize giriyorum. Annemler beni önce birbirlerine ittikleri, sonra da yakın mesafeden hafifçe birbirlerine fırlattıkları bir oyun yapıyor. Beni çok eğlendiren bu oyun, babamın dozu kaçırmasıyla korkunç bir 10-15 saniyeye dönüyor. Babam fazla yukarıdan ve hızlı, oyunu aşacak bir fırlatış yapıyor, annem yakalamak için yetişemiyor. Böylece simit su yüzeyine ters düşüyor ve ben denizin altında kalıyorum. Simit oturmalı tipte olduğu için vücudumdan tak diye çıkarmak mümkün değil, mutlaka beni geri döndürmeleri gerekiyor. Ama o da çok kolay olmuyor. Hiçbir şey yapamadığım ve çırpındığım panik dolu o anları çok net hatırlıyorum, suyun içinde duyduğum annemin korku dolu sesi zihnimde canlanıyor. Şimdi bile üçümüz denizde olunca bu olayı hatırlarız, tabii artık gülüp geçtiğimiz bir anı ama o zaman hiç de gülünecek gibi değildi. Bu anı zihnimde kötü bir yer edindi ama neyse ki suya küsmedim :)



8) Biri vardı değil mi "bu insan" olmanızı sağlayan, kimdi o?

Az önce yazdığım anıdan sonra kendisi için sorumsuz ebeveyn portresi çizmemişimdir umarım, çünkü bu soruya cevabım annemden başkası değil. :) Kimseye bir şey olmadan hemen döndürülen bir kaza annemi tanımlamıyor sonuçta.


Annem hep benim elimi tuttu. Ben kendi kendimi dibe batırdığımda çıkmama yardım etti. En yakınım, en güvendiğim oldu. Bana saygı duydu, kimse dinlemediğinde beni dinledi. Söylediklerimi anlamadığında bile dinledi, anlamak için çabaladı. Beni kendisinin bir uzantısı olarak görmedi, değerimi bana hep hissettirdi.




9) Bize bir nasihat vermenizi istesek?

Kendi değerinizi bilin, her şeyden ve herkesten önce kendinize saygı duyun. Bu evrende insanın toz zerresi kadar oluşu sizin bir birey olarak değerinizin olmadığı anlamına gelmiyor. Kendini bilen insan başkalarının da değerini gözetir, saygı duyar.



10) Blogunuzun başkaları tarafından okunduğunu bilmek size nasıl duygular yüklüyor?

Başkalarının okumasını istemeseydim blog yazmazdım, ya da blogumu gizleyerek kendi kendime yazardım. Yani bir kişiye bile olsa hitap etmek beni mutlu ediyor. Karaladığım iki satırın altına hiç tanımadığım kişilerin "Ben de!" demesi, kendi görüşlerini veya önerilerini yazması öyle özel bir şey ki! Ama bu durumu asıl özel kılan buradaki blogger topluluğu. Burada anonim olmak da, isim soyisimle yazmak da aynı; her ikisi de aynı ölçüde değerli. Sokakta yan yana gelsek birbirimizi tanıyamayacağımız insanların dünyasını kimi zaman en yakınlarından bile fazla tanıma fırsatı buluyoruz. Kısacası burada yazmak kadar okumak da değerli.


Kendisini çok iyi bilen bir istisna haricinde günlük hayatımdaki insanların blogumu okuması ise beni çok memnun etmiyor. Şimdilerde bildiğim kadarıyla zaten okumuyorlar, blog ismini değiştirdiğim için hatırlamıyor da olabilirler ama eskiden bu konuda sorun yaşadığım ve blogumdan soğuduğum olmuştu. Çünkü zihinsel olarak gelişim çağımın başından yetişkinliğe geçişime kadar çok büyük bir süreç burada yatıyor. Rahat edemiyorum, belki o an içinden geçtiğim süreci buraya dökmek isterken yapamıyorum. Tamamen olmasa da anonim oluşumun sebebi de bu zaten. 

Eylül Meydan Okuması | 1-5

Salı, Eylül 19, 2023 8
Eylül Meydan Okuması | 1-5



Uzun süre blog formatında yazı yazmamak bana iyi gelmedi, kelimeleri bir araya getirmekte bile zorlanır oldum. Başladığım hiçbir yazıyı tamamlayamadığım böyle bir anda İlkay'ın blogunda bir meydan okuma yazısı dikkatimi çekti, budur dedim. Belki bu vesileyle "yazar tıkanıklığı"nı aşarım diye umut ederek etkinliğe katılmaya karar verdim. Ben çok geride kaldığım için soruları birkaç yazıda toplu olarak tamamlamaya çalışacağım.


 Yüreğimin İklimi'nin düzenlediği bu keyifli meydan okumanın sorularına gitmek için buraya tıklayabilirsiniz.



1) Kurtulmak isteyip kurtulamadığın alışkanlığın var mı?

Tam olarak kurtulmak istediğimi söyleyemiyorum ama internetten kopamama alışkanlığımın biraz da olsa azalmasını isterdim. İnternet, hayatımın içine öylesine işlemiş ki kendi isteğim dışında uzaklaştırıldığım anlarda dünyadan kopmuş ve her şeyi kaçırmış hissediyorum. Nefes aldığım her anı elektronik aygıtlara kendimi zincirlemişçesine yaşamıyorum, özellikle sosyalleşirken bundan itinayla kaçınıyorum ama işte; o bağlantının kurulmuş olması gerekiyor, yoksa içim rahat etmiyor. Türkiye'de, dünyada, kültür aleminde yaşanan en ufak gelişmeden geride kalmak beni korkutuyor ama biliyorum ki beni asıl korkutması gereken bu muhtaçlık.


Lisedeyken birkaç günlüğüne babaannemlere kalmaya gitmiştim, o zamanlar onların evinde modem yoktu. Sorun değildi, zaten tarifemde bana hayli hayli yetecek internet paketi bulunuyordu. Ama köye gidince interneti geç telefonumun bile çekmediğini fark ettim. O zamanki telefonum darbe alınca veya düşünce hattımın gidip geldiği oluyordu, o yüzden baştan çok önemsemedim. Gelgelelim saatler geçtikçe ve aile hasreti giderildikçe telefonumun düzelmeyişini görmek beni iyice rahatsız etmeye başladı. Benimle aynı servis sağlayıcıyı kullanan herkes aynı sorunu yaşıyordu, öyle olunca telefonu çeken birilerinden abonesi olduğumuz telekom firmasını aradık. Meğer baz istasyonunda bir problem varmış, birkaç gün telefonlar hiçbir şekilde çekmeyecekmiş. İnanın telefonsuz o 1-2 gün benim için geçmek bilmedi, geçsin diye sinirli sinirli bekleyip durdum. İzole yaşam fikri beni pek cezbetmiyor belli ki, telefonumun içindeki dünyadan kopamıyorum.




2) Doğa mı, şehir mi? Neden?

Büyük şehirler dur durak bilmeyen akışında insanı bunaltıyor ama en ufak bir ihtiyaç için bile arabaya ya da 45 dakikalık yürüyüşe ihtiyaç duyulan şehirden uzak, doğayla iç içe yerler de insanı fazlasıyla kısıtlıyor. Bu yüzden bana her ikisinden de biraz lazım. Şehir hayatının sunduğu kolaylık ve imkanlardan vazgeçebilmem mümkün değil ancak doğadan da uzak olmamalıyım, olamam. Yoksa kendimi kaybederim.



3) En beğendiğiniz mimari eser? Neden?

Bana mimari eser beğendirmekten kolayı yok. Gözüme azıcık hitap eden her türlü eseri hayranlıkla izleyebilirim. Zaten enlerimi seçmekte de çok zorlanırım, o yüzden bugün önünden geçtiğim için aklımda olan Fener Rum Erkek Lisesi'ni söyleyeyim.


Yapının içine girmek bir türlü kısmet olmasa da -geçen seneki o meşhur kermese gitmeyi planlamıştım ancak izdihamı andıran sırasını görünce nasıl döneceğimi şaşırmıştım- bazen sadece orayı izlemek için Fener'den geçiyorum. Bu binanın İstanbul'daki başka hiçbir yerde beni etkisine alamamış bir büyüsü var. Kendime sözüm olsun, bir gün içine de gireceğim!





4) Koleksiyonunu yaptığınız bir şey var mı?

Hatıra koleksiyonum var. Bu koleksiyonda gittiğim filmlerin, izlediğim konserlerin, katıldığım etkinliklerin, gezdiğim müze ve sergilerin biletlerini saklıyorum mesela. Ya da benim için özel geçmiş bir günü hatırlatacak mekanlardan bir fiş, bazen peçete, yırttığım ufak bir broşür parçası, bileklikler oluyor bazen. Mektuplar, zarflar, çizimler, karalamalar, her gün kullanamayacağım sembolik hediyeler... aklınıza ne gelirse. "Ne kadar güzel bir gündü!" dediğim her bir hatıraya ve o hatıralarda bana eşlik eden herkese ait somut bir şeylerin elimde olmasını istiyorum.



5) Hangi film? Niçin?

Bunun gibi sorular beni hep çok zorlamıştır. Biliyorum ki dünyadaki tüm filmleri izlesem dahi şu soruya tak diye yanıt veremeyeceğim. O yüzden bu soruyu kendim için biraz kolaylaştırarak eylül ayında izlediklerimden bir film seçme şeklinde güncelleyeceğim.


Disney Plus


Beyoncé, 2019 yılında The Lion King'in yeniden çevriminde sesiyle Nala'ya hayat vermişti. Afro-Amerikalı bir kadın olarak bu filmin yapım sürecinde sanatı adına epey ilham almış olsa gerek çünkü 2020 yılında Black Is King isimli bir müzikal film yayınladı. Yapım sürecinin tüm aşamalarında kendisinin de bulunduğu bu tutku projesi, The Lion King: The Gift albümündeki şarkıların Lion King'in hikayesinin yeniden yorumlanarak görselleştirildiği bir formunu Afrika kültür mirasını onore ederek sunuyor.


1994 yapımı Lion King filmi en sevdiğim animasyonlardan biri olmasına rağmen 2019 yapımı filmi hiç sevmemiştim. Filmin fotogerçekçi animasyon tekniği; repliklere kadar aslına sadık kalınmış bu yeniden çevrimin ilk filmi bize sevdiren en önemli etkenlerden birinden yani duygulardan uzaklaşmasını sağlamıştı. Gelgelelim benim bu soru için seçtiğim Black Is King visual albüm formatında olduğu için böyle bir problemden muzdarip değil çünkü gücünü müziğin filme, görselliğe dökülmesinden alıyor. Film, Lion King'in akıllara kazınan o hikayesini farklı bir vizyonla görmek isteyenler ve müziğin görsellikle birleşiminden keyif alanlar için izlemeye değiyor.

16 Eylül 2023 Cumartesi

2023 MTV Video Music Awards’un Ardından...

Cumartesi, Eylül 16, 2023 10
2023 MTV Video Music Awards’un Ardından...
Kevin Mazur


 "VMA mi kaldı?" diyeceksiniz, haklı da olacaksınız. Töreni en son 2020 yılında izlemiştim, eh, takdir edersiniz ki o sene pandeminin en eve tıkılı dönemiydi ve yapacak daha iyi hiçbir şeyim yoktu. Bu sene izlemeyi düşünmüyordum ancak törenin yapıldığı gece beni uyku tutmadı ve Twitter'da gezindikçe pembe halı görüntüleri karşıma çıkıp durdu, ben de merakıma yenik düştüm.


İzledikçe neden artık kimsenin bu etkinliği umursamadığını iyice anlamış oldum. Çok değil, 7-8 sene öncesine kadar VMA sahiden prestijli bir ödüldü. Bunun yanı sıra Britney Spears'ın omuzlarında pitonla sergilediği meşhur performanstan Kanye West'in Taylor Swift'in ödül konuşmasını bölmesine kadar pop kültürü tarihine geçmiş pek çok an ve performans da bu törenden çıktı. Şimdilerde ünlü sanatçılar promosyonunu yapacakları bir şey yoksa törene uğramıyor bile. Maalesef 2023 yılı da tüm bunlar için bir istisna olmadı. Hafta içi yapılan ve 4 saate yakın süren törenin kazananların tamamının canlı yayında açıklanmaması ve tweetlerle duyurulması organizasyonun amatörlüğünün sonuçlarından sadece biriydi. Bazı kısımlar gereksiz uzundu, keyifsizdi. Ödüllerin akışı fazla yavaştı. Özellikle sonlara doğru bitse de gitsek diye düşündüm durdum ama dünya bana bu konuda pek katılmamış sanırım çünkü etkinlik 2019'dan beri 18-49 yaş aralığındaki en yüksek reytingini almış.


Törenin sunucusu Nicki Minaj'dı ancak buna ne kadar sunuculuk diyebiliriz bilemiyorum çünkü Nicki açılışı yaptıktan sonra 1-2 saat ortalıklarda hiç görünmedi. Performansını pek beğenemedim, tıpkı törenin kendisi gibi tekdüze buldum. Yine de yakında yayınlanacak albümü Pink Friday 2'dan yeni bir parçayı duymak heyecan vericiydi, zaten albümü merakla bekliyorum. Bunun dışında Nicki hip hop'ın 50. yılı şerefine yapılan özel performansta da sahne aldı ki bu performans gecenin en keyifli dakikalarındandı.


VMA "relevant"lığını yitirse dahi onur ödülü sayılan ve törenden önce açıklanan Vanguard Ödülü'nün kime verildiği başlıklarda kendine hep yer buluyor. Ödülün bu senenin kazananı ise Shakira'ydı. Shakira'ya çocukluğumdan beri bayılıyorum, bu ödülü de sonuna dek hak ettiğini düşünüyorum. Performansında da çok sevdiğimiz hitlerini artık klasikleşen Shakira dansıyla izlemek çok keyifliydi. Ancak... arkaya canlı vokal bile kaydetmeden tamamen playback yaparak performans sergilemiş olmasını sevmedim. Bu hareketleri yapmak kolay değil, biliyorum ancak mikrofonun açılmaması da Shakira gibi birine çok yakışmadı diye düşünüyorum. En azından arkaya yeni canlı vokaller kaydedilebilirdi. Shakira'nın seti fena değildi ancak bu senenin performanslarında dikkatimi en çok çeken durum setlerin oldukça sıkıcı ve renksiz olduğuydu. VMA'in eski günlerinin dev prodüksiyonlu setlerini beklemiyorum tabii ancak 2020'de bile daha yaratıcı işler vardı, bu konuda tören genel olarak sınıfta kaldı.


Törende öne çıkan performanslardan biri Olivia Rodrigo'ya aitti. Vampire'ın müzik videosunu  buradaki performansına yedirdiğini anlamayan bazı ünlü ve seyircilerin tepkilerini izlemek eğlenceliydi. Yaşı gereği Olivia canlı performans sergileme konusunda sıkıntılar yaşayan biri ancak çıkış yaptığı seneye kıyasla kendini ne kadar geliştirdiğini göstermiş oldu. Olivia gecenin ilk dakikalarında şarkılarını seslendirdikten sonra ortalardan kayboldu, bir daha görülmedi. Bu konuda ona yeni işbirlikleri Bongos performansını sergilemek üzere törene katılan Cardi B ve Megan Thee Stallion eşlik etti. Bana bu konuda fazlasıyla karşı çıkanlar olacaktır ancak bence ikili gecenin en iyilerindenlerdi. Her ikisinin de sahneden dolup taşan müthiş enerjileri törene renk kattı. Özellikle Cardi'nin seslendirdiği kısımlarda arkadaki ses fazla yüksek olsa da bu yüksek tempolu ve koreografili performansta kendisine çok yüklenmeyeceğim çünkü en azından sesini duydum. Megan her zamanki formunda olsa da törende performasından çok Justin Timberlake ile sahne arkasında yaşanan mevzusuyla konuşuldu. Twitter'da paylaşılan bir videoda Megan *NSYNC üyelerine, özellikle de Justin Timberlake'e kızıyor gibi görünüyordu. Aralarında ne olup bittiği anlaşılamadığı için sosyal medya bu konuyla çalkalandı ancak sonradan Megan, Justin ile bir videosunu paylaşarak aralarında bir problem olmadığını, sadece fazla el hareketi kullanarak konuştuğunu söyleyerek konuyu kapattı. Bu durum *NSYNC'in yıllar sonra tekrar bir araya gelişine biraz gölge düşürdü. Her ne kadar Justin Timberlake'in özellikle Timbaland ve Danja dönemleri pop müziğe dair en sevdiğim dönemlerden olsa da ben gruba nesil olarak yetişemediğim gibi hiçbir zaman ilgi duymadım, dolayısıyla Taylor Swift başta olmak üzere izleyiciler gibi çılgına dönemedim. Ancak Nelly Furtado ve Timbaland'i ödül sunmak üzere bir arada görmek muhteşemdi, özellikle Nelly'nin enerjisi çok iyiydi.


Demi Lovato'nun performansı eski 3 hitinin "rock" düzenlemeli hâlleriydi. Dürüst olmak gerekirse Demi Lovato'nun pop rock köklerine döneceğini ilk öğrendiğimde Miley Cyrus'ın Plastic Hearts'ı gibi olgun bir iş göreceğimizi düşünerek heyecanlanmıştım. Ancak ortaya çıkan sonucu gördüğümden beri Demi'nin tam bir sanatçı vizyonuna ve özgünlüğüne sahip olmadığını düşünüyorum. Pop rock albümü ve eski şarkılarını bu tarz düzenlemelerle tekrar kaydetmesi bende şimdilerde tekrar popülerleşmiş ve listelerde kendine yer bulmuş bu sounddan kendine yer edinme çabası gibi geliyor. Gece sergilediği performansını ise Sorry Not Sorry kısmı dışında beğenmedim ve özensiz buldum.


Noam Galai

Doja Cat'in performansı bana göre gecenin en iyisiydi. Kendisi sosyal medyadaki tavırlarıyla çoğumuza göz devirtse de sahneyi doldurarak iyi performans sergilemeyi çok iyi biliyor. Ayrıca Diddy'nin Küresel İkon Ödülü'nü alması şerefine sergilediği özel performansında kendisine eşlik eden Keyshia Cole'un vokalleri de törende beni etkileyenlerdendi. Bunların dışında gece boyunca 15-20 saniyeliğine sahne alan bazı yeni sanatçılar vardı. Bu kısa performanslar kendilerine görünürlük kazandırıyor olsa da seyirci şarkının havasına giremeden bir anda kesiliyordu. Reklam arası gibi şarkı arası mı olur? Hiç anlayamadım.


Gecenin k-pop kontenjanını Stray Kids ve TXT doldurdu. Her iki grup da törende çölde vaha etkisi yaratacak şekilde iyiydi. Stray Kids'in performansı grubun potansiyelinin bir fragmanı gibiydi, özellikle sonlara doğru iyice yükselen bu performanstan çok daha fazlasını yapabildiklerini biliyorum. TXT'nin Anitta ile performansı ise bir süre önce ilgimi yitirdiğim bu gruba tekrar merak duymamı sağladı, harikaydı.


Ödüllere gelecek olursak... VMA birkaç teknik kategori dışında hayran oylarına göre veriliyor, yani üstüne yorum yapmak pek mümkün değil. Sanatçılar da bu sebeple törene pek teşrif etmiyorlar zaten, hayran gücü yüksek isimler karşısında hiç şansları yok çünkü. Ben yine de birkaç kategori hakkında konuşacağım. Ice Spice'ın En İyi Yeni Sanatçı'yı kazanması kimseyi şaşırtmamıştır, kendisi yılın en çok ses getirenlerindendi. En İyi İşbirliği'ni Rema ve Selena Gomez işbirliği Calm Down'ın kazanmamasının hiçbir açıklaması yok bence, çıkışının üstünden ne kadar zaman geçmesine rağmen nereye gitsek bu şarkıyı duyuyoruz. En azından En İyi Afrobeats Şarkısı Ödülü'nü kazandılar da geceden ödülsüz dönmüş olmadılar. Yılın Grubu Ödülü'nü Blackpink aldı ki ödülü daha önce hiç almamışlar, buna çok şaşırdım. En İyi K-Pop Ödülü'nü ise törende performansını sergiledikleri S-Class şarkısıyla Stray Kids aldı, bunun grup adına önemli bir fırsat olduğu kesin.


Yazının başındaki fotoğraftan da anlaşılacağı gibi geceye adını kazıyan isim Taylor Swift'ten başkası değildi. Taylor, sahip olduğu 11 adaylığın 9'unu kazandı. Kariyerinde eşsiz bir yeni zirve noktası yaşayan Taylor'dan başkasının Yılın Sanatçısı'nı alacak hâli yoktu tabii, buna bir lafım yok. Ancak neredeyse tüm ödüllerin kendisine gitmesi büyük Taylor Swift hayranları dışındaki izleyici için bunaltıcı oluyor. Mesela listede Flowers ve Kill Bill gibi şarkılar varken Yılın Şarkısı'nın veya Yılın Videosu'nun Anti-Hero olduğunu düşünen var mı? Yine de bu kategoriler hayran oylarıyla seçildiği için kabul edilebilir, ancak profesyonellerce seçilen En İyi Yönetmenlik ve En İyi Sinematografi'nin de Anti-Hero'ya gitmesi biraz abartı oldu. Bu gibi durumlarda bazı ödüllerin törene katılacak kişilere göre ayarlandığı belli oluyor. Taylor ödülleri dışında törende baştan sona kalan nadir ünlülerden olması ve sürekli dans ederek eğlenmesiyle de internette epey konuşuldu. Selena Gomez'in tepkileri ve mimikleri de tıpkı arkadaşı Taylor Swift'te olduğu gibi paylaşıldı durdu. Bence kendisinin tavırları oldukça eğlenceliydi.


Ve 2023 MTV VMA benim için böyleydi. Uyumadığıma değdi mi? Hayır. İzlediğim için pişman mıyım? Eh, bu da hayır. Son olarak törenle alakalı olmasa da dikkatimi çeken bir durumdan bahsetmeden edemeyeceğim. Törenin ABD yayınındaki reklam aralarında kanalda sıklıkla ilaç reklamları döndü ve bahsi geçen ilaçlar pastil ya da takviye ürünleri değildi. Örneğin Lady Gaga migren için bir ağrı kesicinin reklamında oynuyordu. Türkiye'de böyle bir durum olmadığı için her seferinde şaşırıyorum, nasıl izin veriliyor buna? Tamam, ilacın olası yan etkilerinden bahsediliyor ama yine de mantığını bir türlü anlayamıyorum.

5 Nisan 2023 Çarşamba

Sinema Üzerine Sohbet

Çarşamba, Nisan 05, 2023 11
Sinema Üzerine Sohbet


Son zamanlarda sinema adına heyecan uyandıran gelişmeler yaşanıyor. Çok iyi getirisi olacağına inanılan bazı iddialı filmler gişede çakılıyor, düşük bütçeli ancak orijinal filmler gişede büyük karşılık görüyor. Hâl böyle olunca yapımcılar dev filmlerin seyirciyi kendine çeken bir yanı olması için çabalıyor, karşımıza John Wick: Chapter 4 ya da Top Gun: Maverick gibi sinematik anlamda doyurucu işler çıkıyor. Öte yandan Ant-Man and the Wasp: Quantumania veya Black Adam gibi filmler marka değerinin ya da oyuncunun her şey olmadığını gösteriyor.


Yakın zamanda vizyona giren M3GAN, Scream VI ve Cocaine Bear gibi filmlerin iyi geri dönüşlerinin yanı sıra vizyon takviminin ilerisi de göz dolduruyor. Özellikle yaz aylarına yaklaştıkça hem popüler sinema hem bağımsız sinema dikkatleri üstüne çeken işlerle dolu. Greta Gerwig’in yönetmen koltuğuna oturduğu; fragmanı ve yayınlanan fotoğraflarıyla geçtiğimiz günlerde interneti sallayan Barbie, bu senenin en çok heyecan uyandıran işlerinden biri mesela. Christopher Nolan'ın Barbie ile aynı gün vizyona giren Oppenheimer'ı da yaz sıcağında sinema salonlarının dolu olacağını şimdiden gösteriyor gibi. Midsommar ve Hereditary'nin yönetmeni Ari Aster'ın yeni filmi Beau is Afraid'in yanı sıra Wes Anderson'ın yeni filmi Asteroid City de ünlü yönetmenlerin dikkat çeken diğer işlerinden.


Seri filmlerden Indiana Jones and the Dial of Destiny'nin Cannes'da açılışını yapmasına artık sayılı günler kaldı. Yılın sonlarında yayınlanacak Dune: Part Two ve The Hunger Games: The Ballad of Songbirds and Snakes gibi filmleri saymıyorum bile. Marvel'ın izleyicide heyecan uyandırma potansiyeli olan filmlerinden Guardians of the Galaxy Vol. 3 önümüzdeki ay vizyona giriyor. Animasyon cephesinde de işler yolunda. Merakla beklenen Spider-Man: Across the Spider-Verse yazın sinemaları renklendirecek. Pixar'ın Elemental'ı yolda, Your Name'in yönetmeni Makoto Shinkai'ın yeni filmi Suzume ise mayıs ayında Türkiye'de vizyona giriyor.


Başka Sinema bizleri her zaman olduğu gibi festival filmlerine doyurmaya hız kesmeden devam ediyor. Hafta sonu başlayacak İstanbul Film Festivali'ne bilet fiyatlarının cep yakması ve zaman uyuşmazlığı sebeplerinden gidemeyecek olsam dahi izlemek isteyeceğim filmleri sonradan vizyonda yakalayabileceğimi düşünüyorum. Şimdilerde gözüm geçen sene Cannes'da Jüri Ödülü'nü EO ile paylaşan Le otto montagne ve festivalde yarışan Tchaikovsky's Wife'ta. 


Reddit'te frostkaiser nickli kullanıcının paylaşımından alınmıştır.


Ama popüler sinema bazında bir sıkıntı yok değil. Gerek vizyon filmleri gerekse gelecek filmler; devam filmleri ve yeniden çevrimlerden geçilmiyor. Yakın zamanda Shrek 5, 2016'da yayınlanan Moana'nın live-action versiyonu, Harry Potter filmlerinin HBO'da dizi formatında yeniden çevrimi duyuruldu. Yüzüklerin Efendisi'nin prodüksiyon aşamasında işleri var. John Wick'in gelecek sene vizyona girecek bir spin-off filmi var ancak son filmin başarısından sonra serinin devamının geleceğini tahmin etmek pek de zor değil.


Disney zaten kocaman bir spin-off ve yeniden çevrim fabrikasına dönüştü. Biz Toy Story'nin öyküsü tamamlandı zannederken şirket 5. filmi duyurdu. Çok sevilen Frozen ve Zootopia'nın devam filmlerinin gelmemesi şaşırtıcı olurdu. Biz bunları konuşurken bir yerlerde Marvel'ın Sinematik Evreni yeni yapımlara onay veriyor. Marvel dışında DC ve Star Wars gibi dev evrenler de tam gaz devam ediyor tabii.


Hâl böyleyken dünya çapında en çok hasılat yapan 10 filmin 6'sının devam filmi, 1 tanesinin yeniden çevrim filmi; animasyonda ilk 10'un 7'sinin devam filmi, 1'inin yeniden çevrim filmi olduğu bilgisi kimseyi şaşırtmayacaktır. Deep'in geçen sene Oscar adaylıkları hakkında yazdığı yazıda bahsettiği gibi, Amerikan sineması özgün içerik konusunda kan kaybediyor.


Tabii ki sektörün bu ağırlıkta ilerlemesi tesadüf değil; çünkü yeniden çevrimler, devam filmleri çok ciddi derecede iş yapıyor. Hatta devam filmleri genellikle öncül filmlerinden daha fazla hasılat yapıyor. Ama buradaki asıl sorun şu: Yapımcılar parayı gördükçe seri ruhunu yitirip kitlesinden kendini soğutana dek devam filmi çekmeye devam ediyor. Matrix'in 4. filminde geçtiği gibi, stüdyolar serilerin yaratıcıları olsa da olmasa da bu işleri bir şekilde devam ettiriyor, o yapım artık yaratıcısının elinden çıkıyor. Evet, kabul ediyorum, bu sistemde iyi işleri de fazlasıyla izliyoruz. Ama 1 iyi iş için 5 farklı kötü iş izlememiz gerekiyor. Devam filmleri gişede dibi boylayıncaya ya da eleştirmenler tarafından yerden yere vuruluncaya kadar dibi sıyrılıyor, sonrasında da seriler yeniden canlandırılıyor. Tam da bu yüzden, pandemi öncesinde yayınlansa hasılat garantisi olacak filmlerin vizyonda sürünmesi gerçeğinin emekçiler adına olmasa dahi sinema adına olumlu bir gelişme olduğunu düşünüyorum.


Bir yandan artık dünya sinemasına göz yumulmuyor oluşu ve Hollywood dışı sinema sektörlerinin dünya çapında hızlı yükselişi bizlere sadece bağımsız sinema festivallerinde değil, Oscar serüvenlerimizde bile bambaşka hikâyeler, bambaşka anlatı tarzları izleme şansı sunuyor. Sanırım beni en çok heyecanlandıran da bu çünkü hele insan bir de Türkiye gibi bir ülkede yaşayınca sinemaya verdiği para için kırk kez düşünmesi gerektiği için yatırımı doğru yere yapmak gerekiyor.


Bu yazı pek de bir sonuca bağlanmayacak gibi, çünkü bu işin dengesinin nasıl kurulabileceğine dair hiçbir fikrim yok. Eh, yazının başında sinema adına olumlu gelişmelerde bir sürü devam filmini saydıktan sonra devam filmleri yapılmasın diyecek hâlim de yok zaten. Ben sadece olağanüstü durumların yol açtığı sonuçlarla, deneme yanılmayla olan biteni gözlemleyebiliyorum ve kendi hâlinde bir sinemasever olarak fikirlerimi yazıyorum, çözümü de artık stüdyolar düşünsün :) 

27 Mart 2023 Pazartesi

Ufak Tefek Değişiklikler

Pazartesi, Mart 27, 2023 13
Ufak Tefek Değişiklikler


Herkese merhabalar! 


Son yazımda kısa bir ara vereceğimi ve ufak birtakım değişiklikleri yanımda getirerek döneceğimi söylemiştim. Eh, bir blog için olabilecek en büyük değişim tabii ki tasarım üzerine olurdu. Ben de yeni bir blog tasarımıyla tekrardan buralardayım.


Dürüst olmak gerekirse eski blog temamı seviyordum, uzun süre değiştirmek gibi bir planım da olmamıştı. Ama hatırasını yaşatmak adına bu yazının başına da koyduğum o kapak resmindeki Mia Wallace görselini kimseye sormadan etmeden kendi blog sayfamda kullanmak bir türlü içime sinmiyordu. Mia bana yıllarca yoldaşlık etti ancak şimdi vedalaşma zamanı.


Yeni blog tasarımını ücretli ve ücretsiz olarak hazır blog şablonları tasarlayan bir websitesinden buldum ama şablonun kodlarını yapıştırınca iş bitmedi tabii. Kodlama işlerinden anlamadığım için tarih formatını istediğim şekle getiremedim, blog yazılarında kullanılan yazı tipi-boyutunu istediğim gibi ayarlayamadım ve blogun yazılarıyla sağ panelinin aralığını genişletmeyi beceremedim. Önümüzdeki günlerde bunları önceliğime alarak yeni değişiklikler yaparım diye düşünüyorum, bu sebeple blogun şu anki hâlini bir çeşit Beta versiyon olarak düşünebilirsiniz. :)


Buralara uğrayamadığım şu iki hafta benim için sahiden yorucuydu. Oscar filmlerini izlediğim süreçte okulun bu dönem uzaktan eğitime devam edeceği belli olunca derslerimi biraz aksatmıştım. Hayatımın hatasını yapıyormuşum meğer, haberim yokmuş. Biriken videolar başıma öyle bir bela oldu ki bir türlü düzlüğe çıkamadım. Biraz halleder gibi olunca hazır vizeler başlamadan buralara uğrayayım dedim ben de. Bu hikâyenin nasıl sonlandığını mutlaka yazacağım buralara.

29 Kasım 2022 Salı

Dokuzuncu Yıl

Salı, Kasım 29, 2022 32
Dokuzuncu Yıl


"Merhabalar, hoş geldiniz! :)

Bu blogda şu andan itibaren okuduğum kitapları yorumlayacağım.

İlk olarak okuduğum eski kitaplardan başlıyorum.

Umarım seversiniz."


Her şey dokuz sene önce, tam bu saatte, bu cümlelerle başladı. O günü hatırlıyorum. Dönemin liseye yerleştirme sınavı TEOG'un 1. basamağı bitmişti, 2. basamağına da 5 ay kadar bir zaman vardı. Küçük bir molanın tam zamanıydı. O gün sınavdan çıkıp eve gittiğimde yeni bir dizüstü bilgisayar beni bekliyordu, tamamen bana ait ilk bilgisayarım. Bana yıllarca yoldaş olan şimdilerin külüstürü o Lenovo ile yaptığım ilk şeylerden biri uzun zamandır açmak istediğim kitap blogunu faaliyete geçirmek oldu. Şimdikinden çok daha farklı bir ismi vardı ama neydi, zihnimi ne kadar zorlarsam zorlayayım bir türlü hatırlayamıyorum. Sonra burası "Kitap Kuşu" oldu, bu yıla dek. Uzun yıllar mahlasım kalmış bu isim bir şekilde benim bir parçam da oldu. Sanırım Kitap Kuşu bir anka kuşuydu ki bir gün ömrünü tamamladı ve Vulnicure olarak küllerinden yeniden doğdu.

Yazmak ve bir şeyler üstüne konuşmak hep benim olayımdı, bu sebepten burası benim ilk ya da son blogum değildi. Ama hem açtığım hem de yazdığım hiçbir web sitesinde buranın bana hissettirdiklerini hissetmedim, kattığı şeyleri kapmadım. Bu dile kolay 9 senenin içinde ne kadar boşluklar ve aralar olsa da burayı kapatmayı tek bir kez bile düşünmedim. Benim çocukluğum, ergenliğim, yetişkinliğe attığım ilk adımlar, bocalayışlarım, mutluluklarım, hayatımda yer edinen insanlar hep burada kendine yer buldu çünkü. 9 sene önce dünyada yerini arayan o küçük kız arayışını bir türlü sonlandıramadı belki ama kendine burada bir sığınak buldu.


28 Kasım 2022 Pazartesi

Bu Blog Bulunamadı

Pazartesi, Kasım 28, 2022 21
Bu Blog Bulunamadı


Türkçe yazılan müzik bloglarının son kalesi Zihnin Arka Sokakları bugün blog alemine vedasını etmiş. Benim için bir devir kapandı sanki, sahiden buruk bir his doldu içime. Neredeyse 10 yıldır buralardayım, bu sürenin 6-7 yılını Zihin'i okuyarak geçirdim. Blog dünyasından uzaklaştığım dönemlerde bile onun yazılarını okumaktan hiç vazgeçemedim. İnsanlar gelişim çağlarında onlara etki etmiş, iz bırakmış isimleri ve yerleri unutamıyor. Onlar artık olmasa da hep bir yerlerde kalıyor. Zihnin Arka Sokakları'nın yeri doldurulamayacak blog sayfası da benim için böyle.

Bu vesileyle başka kimler vardı, kimler geldi geçti acaba diye düşündüm kendi kendime. Takip ettiğim bloglara baktım, bir sürü gizli blog var. Kimdi, neydi, ne yapıyordu hatırlama şansım yok. Bazılarına tıklıyorum; bu blog kaldırıldı diyor, içeri giremiyorum. Bazılarına giriyorum, yazar gitmeden valizlerini toplamış, içerisi boş. Bazıları da yıllardır sahipsiz ama en azından oradalar, hatta kimisinde veda notu var. Bir kez internete düşen şey hep internette kalır derler ya hani, her durumda geçerli değil bu. Kim bilir ne yazılar, ne anılar toz oldu gitti.

Bu insanların terk-i diyar eylemesinin bir sürü sebebi olabilir. Artık yazmaktan keyif almıyorlardır, hayatlarında yazmalarını bıraktıracak bir şey olmuştur, yoğunluk sebebiyle devam ettirememişlerdir, farklı bir site ya da sosyal medya uygulamasına geçmişlerdir, blog doğal ömrünü tamamlamıştır ya da sadece yazarların canları öyle istemiştir. Ama çuvaldızı biraz da Blogspot'a batırmak gerekiyor diye düşünüyorum. Blogspot alternatifi olmayan bir yer değil, Wordpress dağ gibi dimdik duruyor karşısında. Ama daha amatör ilerleyen bloglar ve teknolojiyle pek de haşır neşir olmayan blog yazarları için ideal olan yer burası, yani yok olup gitmediği sürece talep var. Ben blog aleminin öldüğünü de düşünmüyorum zaten, sadece eskisi gibi alıcısı yok. Uzun süredir yazanlar istatistiklerinde son yıllarda yaşanan dramatik düşüşünün farkındadır diye tahmin ediyorum. Bu işi biraz daha büyütmek isteyenler için yeterli destek yok. Ben burada AdSense'i kullanamadım ama 1.5 yıl kadar önce Blogspot altyapısını kullanan ve sahiden iyi tık alan bir web sitesinden kazandığım reklam geliri komik bir rakamdı. Herkes para kazanmak için yazmıyor, bu tutku işi diyenler olabilir. Haklı da olurlar. Ama buranın ilerlemesi için bir şekilde parasını kazananların da olması lazım çünkü böylece o isimleri buraya bağlayan bir sebep oluyor. Bloglarda yazmak kadar yazan diğer kişilerle iletişim kurmak da önemli ama ortada kimseler kalmadıysa kiminle iletişim kuracaksınız? Böyle olunca reklam geliri almayan ama hayalet şehirde kendi kendine takılmak istemeyen kişiler de buralardan gidiyor.

Instagram, Twitter gibi sosyal medya platformları bloggerlara büyük kolaylık sağlıyor ama oralar buranın tam alternatifi değil maalesef. Buradakiler fikirlerini, hislerini daha detaylı anlatmak istiyor, bazen görselliğe ihtiyaç bile duymuyor. Bu sebeple buranın alternatifi YouTube ve podcastler ama sadece yazmak isteyenler için yapılabilecek tek şey farklı bir web sitesinin altyapısını kullanmak. Dediğim gibi; bence buralar dutluk değil, hâlâ kalabalığız. Ama eskisi gibi de değil. Bir canlılığa, harekete, belki de yeniliğe ihtiyacı var. Ne yapmak lazım peki? Bilemiyorum. Bu yazıyı aslında biraz da bunun için yazmak istedim, okuyacak kişilerin de belki fikri olur ve paylaşır diye. Deep buraya geri dönenleri, yeni yazmaya başlayanları ya da daha önce onun dikkatinden kaçmış isimleri sık sık bloguna taşıyor. Momentos podcastlerinde sayısız blogu tanıttı, tanıtmaya devam ediyor. Ağaç Ev Sohbetleri, Blogger Kitap Kulübü, Blogları Canlandırma Projesi gibi başarılı etkinlikler hem yazarlara başka blogları gösteriyor, hem de yazma ilhamı veriyor. Belki bu tarz etkinlikleri daha sık yapabiliriz; bloglarımızın tozlu raflarından mimleri, meydan okumaları, eski etkinlikleri indirebiliriz. Burası öyle huzurlu, öyle güzel bir yer ki günden güne yapraklarını dökmesine şahit olmak istemiyorum. Öyle iyi kalemler, öyle değerli tecrübeler buraları renklendiriyor ki bir gün sayfalarına girdiğimde "Bu Blog Bulunamadı" yazısıyla karşılaşmak istemiyorum.

27 Kasım 2022 Pazar

Kaçamak

Pazar, Kasım 27, 2022 19
Kaçamak

Buralara girince tahmin ettiğimden fazla zaman harcıyorum. Bilgisayarım yavaş, takip ettiğim bloglar bu sıralar epey üretken, okuyunca üstüne konuşacak şeyler de oluyor hani. Yarın sınavlarım başlayacağı için bu haftanın başlarında günü ve saati önceden ayarlanmış yazılar hazırladım, bu zamanlarda da odak sürecimi etkileyecek şeyler olmadan iyice derslerime kendimi vereyim istedim. Ama yine kendimi tutamadım, bugün bir okuma yapmak için bilgisayarı açmam gerekince bir baktım yine buraya uğramışım. Hazır gelmişken bir-iki şey karalamaktan zarar gelmez.

Twitter'da bir Wattpad kitapları muhabbeti dönüyor. Olay şu: Bir edebiyat sayfası gittiği kitapçıda "Çağdaş Türk Edebiyatı" rafının Wattpad kitaplarıyla dolu olduğunu görüyor ve bunu fotoğraflayıp eleştirel bir dille paylaşıyor. Gelen yorumları söylememe gerek yoktur diye tahmin ediyorum. Ancak bazı kişiler "İsteyen bunları okuyabilir, edebiyat sadece nitelikli ve entelektüel olanın tekelinde olacak diye bir şey yok. Zaten o şekilde olan kitaplar her dönem kendine okuyucu buluyor." diye bu eleştirilere karşı çıkıyor. Sonra bu eleştiriye eleştiriler geliyor; kötü olana edebiyat denilemez, bu kategoriye sokulamaz diyor onlar da. Benim naçizane fikrim edebiyat polisliğinin sonu gelmediği gibi anlamı da olmadığı yönünde. Gerçekten herkes yalnızca kendine bir şey katacağına inandığı, otoritelerce onaylanmış kitapları mı okuyor? Bence herkesin arada kafa dağıtmak için okuduğu "hafif" kitaplar da vardır; "şezlong kitapları" diye bir tür var mesela, sıkça dile getirilir. Alanı da edebiyat olan biri olarak güneşlendiğim, dinlendiğim, günlük hayatın stresinden bunaldığım o zaman dilimlerinde Proust okumuyorum ben şahsen. Daha önce hiç Wattpad kitabı okumadım ama söylemek istediğim de bu zaten, onları değil belki ama onlara denk kitapları okuduğumuz oluyor ve bunda kötü bir şey yok. Yine de, bu romanlar her ne kadar teknik anlamda bu kategorinin altına uyuyor olsa da çağdaş Türk edebiyatı yerine "Genç Kurgu" gibi farklı bir alt başlık altında toplanabilirler diye düşünüyorum.

22 Kasım 2022 Salı

Kafa İzni Dönüşü

Salı, Kasım 22, 2022 19
Kafa İzni Dönüşü

Merhabalar,

Yanılmıyorsam 1 aydır buralara pek de uğramıyordum. Arada taslaklara mânâsını sadece benim zihnimin işgalci güçlerinin anlayabileceği hezeyan kırıntılarını döktüm ama artık temiz bir sayfa açmanın zamanı geldi.

Peki neler oldu? Öncelikle beni 1 hafta yatağa, devamındaki 3-4 günde de eve hapseden ağır bir grip geçirdim. Geceleri aniden gelen ama çok üstüne düşündürmeyen üşüme hissiyle oldukça masumane başlayan bu hastalık boğaz ağrısı ve öksürüğü kadrosuna transfer ettikten sonra asıl olay başladı. Ciğerlerim yerinden çıkıyormuş hissi veren öksürük atakları, o ataklar başlamasın diye insanı panikleten kaburga ve sırt ağrıları, üstümden kamyon ordusuyla geçilmiş hissi veren bir bitkinlik... Maske, aşı ve önlemler sağ olsun 3 yıllık COVID-19 sürecinde bu hastalığa yakalanmadığım ve çok ciddi bir soğuk algınlığı/grip sıkıntısı da yaşamadığım için bu gibi hastalıkların nasıl olduğunu unutmuşum. Uzun zamandır beni bu şekilde ters düz eden bir grip yaşamamıştım. Neyse ki şimdi iyiyim, hiç geçmeyecek sandığım o öksürük sonunda yok oldu gitti.

Gelgelelim bu hastalık beni öyle bir zamanda vurdu ki tüm düzenim alt üst oldu, tam vize haftası öncesi son derslerimi kaçırdım. İlk sınava günler kala çalışmayı kesmek zorunda kaldım. İyileşemediğim için rapor aldım, birkaç sınavıma giremedim. Kaybettiğim zaman diliminde yeterince hazırlanamadığım için ilk 2-3 sınavımın notları pek de parlak gelmedi. Finallerde kurtarırız diyelim, hem ağırlığı daha yüksek :P Neyse ki sonrasındaki sınavlarım tüm o yoğunluğa rağmen genel olarak çok daha iyi geçti, giremediğim sınavlarımda mazeretli sayıldığım için de haftaya onların telafilerine gireceğim. Şans ve çalışma azmi dilekleriniz çok makbule geçer :)

Ciddi anlamda eve tıkıldığım bu zaman dilimi sonrası hem ülke hem de dünya genelinde olanlar beni gerçekten etkiledi. "Ya sevdiklerime bir şey olursa" korkusu tekrardan içimi sarınca bir anda hobilerimden, derslerimden, günlük hayatımdan uzaklaştım. Sonrasında özel hayatımda da birtakım can sıkıcı şeyler oldu, iyice kabuğuma çekildim. Böyle yapmaya devam edersem hiç iyi şeyler olmayacağını biliyorum, bu yüzden buraya koştum. Yazmak, konuşmak eşi benzeri olmayan bir meşguliyet ve cesaret veriyor bana. Her şeyin üstesinden gelebilecekmişim, her şey geçecekmiş hissine kapılıyorum; umutsuzluğun içinde geçici de olsa bir huzura eriyorum. İçimdekileri o projeksiyona yansıttıkça çözüme bir adım daha yaklaşıyorum sanki. Belki de terapi böyle bir şeydir. 

Sınavlar bittikten sonra girdiğim bu bu boşluk sürecinde Steam kütüphanemden oyunlar indirdim bolca. Sıcak yaz günlerinde epey uzun saatlerimi verdiğim Stardew Valley ile giriştiğim bu süreç Florence adlı inanılmaz tatlı, çizimleri ve müzikleriyle huzur veren bir oyunla devam etti. Tek başıma oynadığım için Stardew Valley beni pek sarmadı, Florence de kendini ne kadar sevdirse de 1 saatte bitti. Ben de çok sevdiğim Emily Is Away <3 isimli oyuna geçtim. Aslında oyunu geçen sene ilk çıktığında bitirmiştim ama bu sefer farklı ihtimalleri görmek için yeni bir rotada devam ettim. Bu oyun bana nostaljinin gerçeklikten kaçış sürecimize etkisi üzerine bir yazı fikri verdi ve güzel bir beyin fırtınası yaptırdı. Konuyu mazeret sınavlarım aradan çıkınca tamamen irdelemek niyetindeyim ama sizin konu hakkındaki fikirlerinizi de merak ediyorum. Son olarak ana oyunu kısa süre önce ücretsiz olan The Sims 4'a geçtim. Bu oyun da 2-3 boş günüme keyif ve bir uğraş kattı ama fazla vaktimi aldığı için daha fazla devam etmek istemedim, böylece oyun maceramı sonlandırdım. 1 ayım böyle geçti işte; hastalıklar, sınavlar, içsel mücadeleler, oyunlar... Şimdi geride kaldıklarıma yetişmem lazım.

Bir Vulnicure yazısının müzik olmadan sona ermesi mümkün mü? Son günlerde hayatıma arka fon olarak eşlik eden Phoebe Bridgers'ın Tom Petty and the Heartbreakers cover'ı olan bu şarkıyı dinliyorum sürekli.


9 Ekim 2022 Pazar

Bulutlu Bir Cumartesi Gününün Ardından Kalanlar

Pazar, Ekim 09, 2022 25
Bulutlu Bir Cumartesi Gününün Ardından Kalanlar

Havalar soğudu. Sufjan Stevens, kalın kazak, latte ve pek tabii Alacakaranlık'tan Bella'nın meşhur depresyonu mevsimi geldi gelecek artık. Ben de kahvemi aldım, bilgisayar karşısına geçtim, öyle biraz içimi dökeyim istedim. Yazının sonunda küçük bir playlist var, okurken dinlemek isterseniz önden haberdar edeyim.

Bu aralar hayatımda bir çeşit denge kurmaya çalışıyorum ancak çok zorlanıyorum. Başarılı olmak istiyorum mesela ama kendimi tamamen kütüphanelere, amfinin sonsuzluğa uzanan sıralarına kapatmak da istemiyorum. Sinemaya, tiyatroya, bu sıralar yokluktan çıkmışçasına coşmuş etkinliklere gideyim de istiyorum. Bir yandan arkadaşlarımla düzenli görüşmelerin yanı sıra yeni sosyal ortamlara karışayım, pandemide içine çekildiğim kabuğumu kırayım istiyorum. E spor, yürüyüş olmayacak mı, onları da istiyorum. Ailedeki herkesle ayrı ayrı ve birlikte yeterli vakit geçireyim; bir yandan evde kitaplarımdan, dizilerimden, filmlerimden ve elbette müziklerimden ayrı düşmeyeyim istiyorum. Ama işte çok zor, olmuyor. İlla bir şeyler baskın gelmek zorunda. O yüzden bu aktivitelerin hafta ve ay içerisinde oranlarını kendi kafamda karar vererek ayarlamaya çalışıyorum ben de. Mesela bu hafta uğraştırıcı konular işlenecek ve ağır bir ders tempom olacaksa sosyalleşme işleri biraz rafa kalkıyor, önümüzdeki hafta onun telafisini yapıyorum. Ya da bir hafta filmlere sardıysam ertesi hafta dizilere geçiyorum. En doğrusu bu mudur, bilemem, ama ben biraz çalkantılı bir kişilik olduğum için kendi kendimin ruh emiciliğini yapmadan kurduğum "denge" bu şimdilik.

Bu sıralar kafama takılan bir başka durumsa parasal mevzular. Okul açılınca eylül sonu ve ekimin ilk günlerinde büyük kitap alışverişi yaptım ve bir öğrenci olarak bütçemin sarsıcı seviyede üstüne çıkmam gerekti. Şimdi daha ekim ortasına gelmemişken kendi kendime para hesapları yapıyorum. Mesela İstanbul'da gitmeyi çok istediğim Filmekimi başlıyor ancak 60-70 TL civarındaki biletlerle insan neye gidebilir ki? Bir de bu aralar çevremden bir sürü insanın yurt dışı seyahatlerini görüyorum, bir gün Barselona'da bir gün Amsterdam'da geziyorlar. Bu ekonomi vatandaşın ya da İKSV'den birilerinin sorumluluğu altında değil, onları kesinlikle suçlamıyorum. İmkanı olan herkes sevdiği aktivitelere, gezilere parasını ayırır tabii ki, hangimiz yapmayız ki bunu? Ayrıca insanlar ekmek alamazken en büyük derdimiz benim sinema ya da uçak bileti alamıyor oluşum değil, bunların da tamamen bilincindeyim. Ama uçurum her geçen gün büyüdükçe ve bizler sosyal medya sayesinde bu durumun bilincine vardıkça insanın canı "Benim neyim eksik, ben niye yapamıyorum?" diye sıkılıyor işte. Sevgili Buraneros geçenlerde çok keyifli bir "Çok gezen mi çok okuyan mı bilir?" yazısı yazmıştı, onu okuduktan sonra bizde vaziyet her ikisini de yapamamaya doğru gidiyor artık diye düşünmeye başladım. Hadi yurt dışını, hobiyi, akşam arkadaşlarla oturup iki kadeh bir şeyler içmeyi şunu bunu geçtim, insan ikinci çayı içme konusunda tereddüt edecek kıvama gelebilir mi ya? Hayır, bir de ben bu sene kısmet olursa mezun olacağım, ondan sonra ne olacak? İşler herkes için çok zor gerçekten. Umarım daha güzel günler kapıdadır, başka bir temennim yok.

Biraz can sıkıcı bir başlangıç oldu, konuyu değiştirme zamanı. Bu aralar yazıyorum. Hem sağa sola, hem de buraya. İlham gelmiş bir dönemdeyim sanırım. Kendimi doğru ifade ettiğime inanabildiğim zaman kendimi daha iyi hissediyorum. Bunun ne kadar değerli bir his olduğunu hiç fark etmemişim, hatta hep yok saymışım. Sahiden güzel dizi ve filmler izliyor, kitaplar okuyorum son zamanlarda. Onların da bu yazma sürecine katkısı büyük oluyor. Şimdilik büyük kısmı blog taslaklarında üstünden geçilmeyi bekliyor, ben de zaman buldukça yazıyorum. Ancak bu açıdan verimli zaman geçirdiğimi hissetmeme rağmen aylık raporlarımı tutmayı bıraktım, bundan sonra uzun bir süre yapmak isteyeceğimi de sanmıyorum. Bir yerde arşivlenmiş şekilde ay ay yapılanları görmek teoride çok hoş görünse de pratikte tam anlamıyla gerçeği yansıtmıyorlar ve ister istemez insanı sayılar üstünden değerlendirme yapmaya itiyorlar. Mesela eylül boyunca House of the Dragon dizisini izledim ancak sezon henüz sona ermediği için onu rapor yazıma alamıyorum, bu şekilde kurduğum sayı odaklı bir sistem bana ileride dönüp bakınca ne kadar doğru sonuçlar verebilir ki? Sadece 5 dizi bitirmişim der geçerim ve o dönemi tam anlamıyla görmüş olmam. Raporların yerine kimi zaman bu şekilde sohbet yazılarında, kimi zaman canım isteyince yazılmış "bu ay okuduklarım/son zamanlarda dinlediklerim" tarzında bana o zaman dilimini bana hatırlatacak ve daha doğru şekilde gösterecek yazıları kendi üzerimde anlamsız bir baskı oluşturmadan yazabilirim düşündüm. Bir de benzer sebeplerden aylık k-pop gündemi yazı dizisine geçen hafta paylaştığım haziran ayı yazısıyla birlikte nokta koymaya karar verdim. Bu yazıları hazırlamayı başlangıçta çok seviyordum, tıpkı raporlarda olduğu gibi arşiv mantığıyla o ay dinlediklerimi, gördüklerimi bana hatırlatıyorlardı. Ama bu iş boyumu fazlasıyla aşmaya başladı. Belki de hiç dinlemeyeceğim şeyleri sanki bana ödev verilmişçesine dinlemeye, yüzlerce şarkıyı arka arkaya dinledikten sonra artık kafamda yeni düşüncelere yer kalmamışken zorla fikir oluşturmaya başladım; işin keyfi kaçtı. Neden böyleyim bilmiyorum, günlük hayatımda da hep kendime bunu yapıyorum. Hobi, boş zaman aktivitesi sayılacak şeylere bile fazla önem atfediyorum; benim elim değmiş her şey hep mükemmel olsun istiyorum, sonra da ona ulaşamayarak işin keyfini bozuyorum. Lisede, ortaokulda uyduruk ödevleri yaparken bile böyleydim. Mükemmelliğe ulaşmanın imkansızlığını biliyorum ama onun peşinde koşuyorum yine de. Aslında o kadar gereksiz bir arayış ki bu. Otur, keyfine bak, değil mi? Neyse, bu da öyle küçük bir duyuru olmuş olsun.

Müzikten bahsetmişken, bu aralar müthiş albümler çıkıyor. Yeah Yeah Yeahs, Cool It Down'la yıllar sonra beni tekrar hayranları yaptı örneğin. Albüm dream pop ve indie türlerine çok yeni şey katmıyor belki ama ortaya çıkan sonuç o kadar güzel ki hayran kalmamak elde değil. Shygirl'ün ilk albümü Nymph de bir süredir ilgimi yitirdiğim hyperpop çatısı altında toplayabileceğimiz sanatçılara olan inancımı geri getirdi. Zaten Shygirl bu türde her zaman en iyilerdendi, onu daha da yukarılara taşıyacak iyi prodüktörlerle müthiş bir işbirliği yaparak bunu bir kez daha kanıtlamış oldu. Benzer kitleye hitap eden bir başka sanatçı Bree Runway de Azealia Banks'in eski işlerini hatırlatan That Girl adlı süper bir hip-house şarkısı yayınladı, sürekli onu dinliyorum. Bir de blog adıma ilham vermiş Björk'ün 5 yıl aradan sonra döndüğü Fossora var ki burada albümden bahsetmek için doğru kelimeleri bulmakta zorlanıyorum. Sindirerek dinlenmesi gereken bu çok katmanlı yeni albüm, öncülü Utopia'nın karmaşıklığı sonrası Björk'ün de dediği gibi yere sağlam basmasıyla bana çok iyi geldi. İleride albüme dair bir şeyler mutlaka yazarım. Yeniler dışında yazının başında adını geçirdiğim Sufjan Stevens'ın müthiş Illinois'unu dinliyorum. Common'ı dinliyorum, ki kendisi en sevdiğim hip-hop sanatçılarındandır, türe ilgi duymayanları bile kendine çekebilecek nitelikte başarılı Be albümünden sevdiklerimi döndürüp duruyorum. Arada Billie Eilish'in geçen sene yayınladığı albümüne sarıyorum, o da çok iyi bir çalışma. SHINee dışında pek k-pop dinlemiyorum son haftalarda, o konuda bir tık gerideyim.

Son olarak, biraz üstte bahsettiğim kitaplarım fiyatlarıyla canımı sıksa da içerikleriyle öyle ilgi çekici ki daha hiçbirini rafa kaldıramadım, hatta bazılarına bodoslama daldım bile. Kitapları en uygun fiyatlı sitede bulacak şekilde aradığım için birkaç farklı yerden alışveriş yapmam gerekti, böylece 5-6 partlık uzun bir kargo bekleyiş sürecim oldu. Tüm paketler en geç 1 hafta içinde elime ulaşsa da içindekilerle büyük önem arz eden ve PTT Kargo sağ olsun bir türlü elime geçmeyen son bir paket geriye kaldı. Gönderi takibine bakınca görüyorum ki siparişim evime yakın bir ilçede günlerdir il içi aktarmayı bekliyor. Öyle ki artık paketi kaybettiklerini düşünmeye başladım. PTT'nin sitesinde canlı destek linkine tıklayınca herhangi bir şeye ulaşamıyorum. Telefonla ara derseniz kendilerine bu yolu deneyerek ulaşabilen varsa rica ediyorum benim de selamlarımı iletsin. Kargo olarak PTT'yi kullanmayı hiç sevmiyorum ancak maalesef satın aldığım sitede başka bir seçeneğim yoktu, ellerine düştüm. Bakalım ne zaman gelecek, merakla bekliyorum. 

Bu arada bu aralar boş zamanlarımda blogun etiketleriyle uğraşıyorum, arada çok eski yazılarım okuma listelerinizde boy gösterebilir. Denk gelirseniz lütfen görmezden gelin :)


Sufjan Stevens - Come On! Feel the Illinoise! (...)

Björk - Fungal City

Common - The Corner (ft. The Last Poets)

Grimes - REALiTi (Demo)

Sufjan Stevens - They Are Night Zombies!! (...)

13 Temmuz 2022 Çarşamba

Eve Dönüş

Çarşamba, Temmuz 13, 2022 14
Eve Dönüş

 

Bir buçuk ay kadar önce buraya hayatımı düzene sokmak için çabalayacağımı yazmıştım. O günlerde hissettiğim boğulma hissi artık yok, ama bu ruh halinden çıkmak çok da kolay olmadı. Küçük bir araya ve yeni umutlara ihtiyacım varmış.

Bu süreçte bir final dönemi, bir bayram; ikisi arasında bir de uzun zamandır görüşülmeyen arkadaşlarla arayı kapatma evresi atlattım. Önce bilgisayarım, sonra da tabletim bozuldu. Tabletimin garanti süresi yakın zamanda dolduğu için onunla beraberliğimiz konusunda endişeliyim, ekonominin şu vaziyetini düşününce yetkili servisten randevu almaya elim gitmiyor. Ancak tüm külüstürlüğüne rağmen bilgisayarımın beni bırakmaya niyeti yokmuş, kendisi pabucunun dama atılışının tribini attıktan sonra düzeldi ve sonunda Blogspot arayüzüne erişimime olanak sağladı.

Bu süreçte sinemaya hiç gitmedim, 1-2 filmi zar zor izleyebildim. Hangi kitabı elime aldıysam 10 dakika sonra yerine kaldırdım. Asla vazgeçemeyeceğimi düşündüğüm tek hobim müzik dinlemek bile bana o kadar keyif vermedi ki hoparlörümü 1 aydır şarja takmama gerek kalmadı. Bloga uğrayamayınca yazmaya da fırsatım olmadı. Ben de kendimi dizilere, özellikle de Disney+'a verdim. Disney'de izlediklerimi özel bir yazıda anlatacağım, oradakiler dışında Gilmore Girls'e sardım. Aslında uzun soluklu dizilere başlamayı pek sevmem ancak dizi yabancıların "comfort show" diye tanımladıkları insanı kucaklayan, tatlı dizilerden çıktı; ben de günlük Gilmore Girls dozumu almadan uyuyamaz oldum. Bir de Stranger Things'in iki partlık son sezonunu izledim tabii.

Dönüp bakınca bu süreçte hiçbir şey yapmamışım gibi gözükse de günlerimin hobilerime vakit ayıramayacak kadar dolu dolu geçtiğini fark ediyorum. Şimdi, sonunda evimdeyim. Hem yapacak, hem de yazacak çok şey var. Dilerim bu yolculuğa burada sizler de tanık olursunuz. :)

9 Mayıs 2022 Pazartesi

Bayram Şekerleri

Pazartesi, Mayıs 09, 2022 19
Bayram Şekerleri

Bir bayram daha ne oldu ne bitti anlayamadan geçti gitti. Bu sefer tatil kısaydı, hava maalesef epey kötüydü ancak bunlara rağmen uzun zaman sonra ilk defa eskisi gibi bir bayram ortamı oldu. Hoş, bu iyi mi oldu kötü mü oldu bilemiyorum çünkü bizim ailede rahatsızlıklar başladı bile. 2 sene boyunca salgın kurallarını ciddiye aldım, insanlar bu konuda komplo teorisyenliği veya yersiz şakalar yaptığında kamu spotuvari hallere büründüm ama artık tedbirler azalıyor, insanlar toplu ortamlara maskeyle gidince gülüyor; ben de tek başıma koca salgına kafa tutamıyorum tabii. Yine de gittikçe gevşeme konusunda rahat da, mutlu da değilim. Evlere kapanalım demiyorum kesinlikle ama en azından maskeyi kapalı alanlarda hayatımıza entegre etmeye devam edelim, bundan gocunmayalım istiyorum. Gel gör ki bizim insanımızla bu iş zor. Ucunda hastalık olunca bile korkmuyorlar. "Ne olcak ki, bende bir şey yok." deyip geçiyorlar.

Bu bayram Ukrayna'dan misafirimiz geldi; kendisi 30 saatlik bir otobüs yolculuğu sonrası İstanbul'a ulaştı, 60 yaş altı erkeklere çıkış yasağı devam ettiği için eşi onunla gelemedi. Geldiği otobüs bomboşmuş çünkü otobüse bineceklerin kalkış noktasına giden trene saldırı olmuş, bu da Ukrayna halkının şu an içinde bulunduğu realiteye dair çok şey anlatıyor diye düşünüyorum. Sağlıklı ve dinç bir şekilde kendisini görmek; simültane çevirilerle Ukraynaca, İngilizce ve Türkçenin iç içe geçtiği uzun sohbetleri etmek çok keyifliydi. Savaş mevzularına girip can sıkmak istemesek de kaçınılmaz bir şekilde konu oralara geldi. Benim anladığı kadarıyla halk olarak her şeye rağmen gelecek günler için umutlular, ülkelerine ve birbirlerine her zamankinden daha fazla bağlılar. Kendi içlerinde sürekli yardımlaşma ve paylaşım halindeler ancak yine de yaşlıların ilaçları sıkıntı yaratıyor. Bizim misafirimiz, ki bakmayın misafir dediğime, kendisi ailedendir, Sovyet döneminde doğan bir Ukraynalı. Dolayısıyla yetişme çağında Rusça öğrenmiş, zaten Ukrayna halkı da genel olarak hep Rusça konuşuyordu. Şimdi kendi içlerinde de tamamen Ukraynaca konuşmaya geçmişler ve kendisinin arada kelimeleri bilmediği oluyormuş, bundan bahsetti. 

Neyse, biraz da güzel şeylerden bahsedelim, sonuçta bu bir bayram yazısı. Ailemin çok özlediğim üyelerini uzun zaman sonra bir arada gördüm. Ankara'dan kuzenim geldi, aylar sonra tüm kuzenler oturup muhabbet ettik. Gece 2'de köydeki evde bulunan eski bir makinede yaptığımız köpüğü bulaşık köpüğünden hallice Türk kahvelerini içtik, her şeyden konuştuk. Daha ne isterim? :) 

5 Mayıs 2019 Pazar

Lady Stardust'a Merhaba

Pazar, Mayıs 05, 2019 2
Lady Stardust'a Merhaba
 Merhaba!
Sayamayacağım kadar uzun zaman oldu buraya uğramayalı. İtiraf etmek gerekirse artık aklıma bile gelmiyordu burası. Şimdi yaz geldi, umuyorum ki sınav senesi olayı hayatımdan çıkmak üzere ve ben de buraları özler oldum. 

Henüz 13 yaşında aldığım Kitap Kuşu adı beni rahatsız ediyor artık. 2013-2014 yıllarında Blogspot kitap ve makyaj blogları tekelinde ilerliyordu. Daha önce de aynı tema üzerinden blog denemelerim olduğu için kitap kısmı beni cezbetmişti. Lise sona kadar makyaj malzemeleriyle ilgim alakam da olmadı zaten. Eh, 13 yaşımda olmanın vermiş olduğu bir öykünme hissiyle hala çok sevdiğim Kitaplık Kedisi gibi kitap ve hayvan kombinasyonlu birkaç bloga benzemek istemiştim ben de ve bu adı almıştım. O zamanı hatırlıyorum; pembe pembe, kuşlar, böcekler ve Kore dizisi ünlüleri fotoğraflarıyla dolu bir blogum vardı. Benim yaşım büyüdükçe kendimi arayışım devam etti, pek çok tarz denedim ve bunların hepsi bir şekilde buraya yansıdı. Örneğin her gencin geçirdiği gotiklik dönemini de buraya yansıtmıştım. Simsiyah bir blog tasarımı, metal-rock karışık müzik listesi, depresif yazılar... Sonra vejetaryen olduğum ve dünyayı değiştirebileceğime inandığım kendi çapımda aktivistlik tasladığım bir dönem gelmişti, sosyal sorumluluk projelerine bilinç kazandırmaya çalışıyordum kendimce. Şu an dönüp baktığımda sanki çevre kirliliğinin farkında olan tek insan benmişim gibi yazılar görmek bana çok komik geliyor :) Ben bile bir şekilde 100-150 kişiye hitap ederek değişik evrelerle dolu bir ergenlik yaşamışım, medya önünde büyümek zorunda kalan çocuk ünlülere buradan sabır diliyorum.

Şu an 18 yaşındayım, 19'a yaklaşıyorum. Dünyayı çözmedim belki ama dönemsel değişimlerim en azından 20 öncesi son yaşlarım için nihai sonucunu aldı. Yazdığım saçma sapan şeyleri de kendimi görmek, o zamanları hatırlamak için bırakacağım. Blogumun adını da değiştiriyorum, aklıma daha iyisi gelmediği sürece Lady Stardust olarak devam etmek istiyorum. Uğramadığım bir kitap alıntıları blogum vardı, adına yaraşacak şekilde Kitap Kuşu bundan sonra orası olacak :)

Sınavıma yaklaşık 40 gün kadar kaldı. Umarım dualarınızı benden esirgemezsiniz. Sınavdan sonra ben de eskisi gibi buralarda olacağım. Şimdilik hiç vaktim olmadığı için Twitter'da yazıyor olacağım. Herkese kocaman sevgiler!

13 Haziran 2017 Salı

Olan Biten Üzerine

Salı, Haziran 13, 2017 6
Olan Biten Üzerine
Merhaba,
Biliyorsunuz buralarda sürekli ara verenlerdenim. "Ara vermiştim ama artık döndüm." temalı yazı yazsam bile 1 ay ortalarda gözükmediğim oluyor. Buna bazen geçerli sebeplerim oluyor ama bazen sadece tembelliğim tutuyor. Bir kere koptuktan sonra toparlamak da zor oluyor. Şimdi yine bir ara vermiyorum, aksine buraya daha çok şey yazmak istiyorum çünkü yazacağım çok şey var. Ama yazmamak için birazcık geçerli bir sebep de yolda, geliyor :) Neyse, bu yazımda bu yolda olan sebepten bahsetmek istiyorum, biraz da bazı konularda içimi dökmek istiyorum.

Bildiğiniz gibi "saldım çayıra mevlam kayıra" mantığıyla ilerleyen bir eğitim sistemimiz var. Bu eğitim sistemi inanın idealist, öğrencilerini her şeyden önce bir birey olarak yetiştirmek isteyen öğretmenler için çok zor. Bu yüzden lafımı böyle öğretmenlerden çok eğitim sistemine ediyorum. İşte bu eğitim sistemi de üniversiteye geçişte düzenli aralıklarla sanırım birilerinin canının sıkılması üzerine değişikliklere gidiyor. Ben de eğer yine değişiklikler olmazsa 2018 yılında üniversiteye geçiş sınavlarına girecek olanlar arasındayım ve açıkçası şimdiden çok heyecanlı ve telaşlıyım. Bu yüzden haziran başında tam anlamıyla sınava hazırlığa başlama kararı verdim. Sabah 7-7.30 arası kalkıp 8'de derse geçiyorum. Sonra tüm gün elimden ne kadar gelirse artık. Şu iki günde biraz yavaşladım ama tekrar hırsımı kazanmaya ve istikrarlı bir şekilde devam ettirmeye çalışacağım. 

Liseye başlarken çok heyecanlıydım ama ne yalan söyleyeyim şimdi bitse de kurtulsam diye hayal ediyorum. Beklediğim gibi bir tecrübe olmadı çünkü. Bu yüzden ben de tüm umutlarımı üniversiteye verdim. Hani derler ya vizyon sahibi olacağınız üniversitelere yerleşin diye, ben de gerçekten onu istiyorum. 1 senemi tamamen buna vermeye hazırım, ama şu an önümde olan yaz tatili boyunca akşamları buraya uğrayıp yazmayı da çok istiyorum. Sadece yazmak değil, takip ettiğim onlarca blogu okumayı da çok özledim. Şimdilik düşüncem 3 ay buralarda aktif olmak kısacası. Ve tabii ki umarım sınavlara girdikten ve sonuçlarımı da aldıktan sonra -yani bundan 1 sene sonra- sizlere çok güzel haberlerle dönerim.

Bu yükü saymazsak benim hayatım çok güzel gidiyor. Günlerimi daha programlı yaşadığım için sadece başak burçlarının alabileceği sonsuz bir haz var içimde :) Sadece biraz eve tıkılmış gibiyim, evimin yakınlarında kendimi böyle hissettiğimde atabileceğim bir park bile yok. Gerçi pardon, bir sürü avm var, kafa dağıtmak için oksijenden çok alışverişe, fast-food'a ihtiyacım var tabii. Eskiden evimin yakınlarında kocaman bir park vardı ama şimdi yerinde kocaman bir kafe ve etkinlik yeri tarzında bir mekan var. Bir de ayıp olmasın diye saçma sapan bir park yaptılar ama oraya park diyesim gelmiyor. Huzur vermekten, rahatlatmaktan çok sinirlerinizi bozma etkisi olan bir yer. Bahsettiğimde bile aynı etkiyi yarattı :) 

Bu arada, blogumda bazı ufak değişikliklere gitmek istiyorum. Format açısından hiçbir değişiklik olmayacak elbette, sadece müzik üzerine daha çok yazmak istiyorum. -zaten buralardan uzak kaldığım süreçte en çok yaptığım şey müzik dinlemekti herhalde.- Ama daha çok tasarım yönünde değişiklikler yapmayı umuyorum ve bu konularda pek becerikli olduğumu söyleyemem. Her türlü fikre açığım, fikirlerinizi benimle paylaşırsanız çok mutlu olacağım :) 

Bu yazıyı bu aralar en çok sevdiğim Kate Bush şarkısıyla bitirmek istiyorum. Bu kadına tapıyorum sanırım. Kate Bush hep zamanının ötesinde bir sanatçıydı ve tüm kariyeri boyunca sanatçı kelimesinin hakkını verdi. Ama yine de kendimi bir insan bu şarkıyı nasıl yapabilir diye düşünmekten alamıyorum. Sanki sürrealizmi dinliyormuşsunuz gibi hissettiren benzersiz bir şarkı.

28 Ocak 2017 Cumartesi

Ocak'17

Cumartesi, Ocak 28, 2017 1
Ocak'17
Buraya çok nadir uğrar oldum. Takip ettiğim blogların yayınlarını bile açıp okuyamıyorum. En azından blogum boş kalmamış olur diyerek meydan okumaya katıldım, o da yalan oldu. Bunda kendi bilgisayarımın bozulmuş olmasının katkısı büyük. İyisi mi ben de ocak ayımın özetini burada geçeyim, kendimi de değerlendirmiş olurum diyerekten ayı bitirmemiş olmamıza rağmen bu yazıyı yazıyorum.

Yıla tam istediğim gibi başladım. Hayatımda var olmalarından en çok mutluluk duyduğum insanlarla gerçekten çok güzel bir gün ve gece geçirdim. Şu an o gün ne kadar eğlendiğimi hatırlarken bile gülümsüyorum. Ancak hatırlarsınız ki daha günün ilk saatlerinde ülkemizde korkunç bir terör saldırısı daha baş gösterdi, bizler de yeni yılın ilk sabahında bu acı haberi öğrenerek uyanmış olduk.

Ocak ayının ilk haftaları benim için halledilmesi gereken şeyleri halletmekle geçti. Ayın 16'sına kadar bunlarla uğraştıktan sonra sonunda epey rahatladım. O günden beri de yepyeni albümler dinliyorum, art arda filmler izliyorum ve kalan zamanlarda Shakespeare'in bende olan eserlerini okuyorum. Havanın çok soğuk olması ve buna rağmen her yerin inanılmaz kalabalık olması sebebiyle pek dışarı çıkmıyorum bu aralar. Garip bir şekilde, evde battaniye altında oturmak daha kârlı gelir oldu.

Hâl böyle olunca izlediğim film sayısı da epey fazla olmuş. Ocak ayında kısa filmler dahil olmak üzere -şimdilik- 39 film izlemişim. İzlediklerim arasından en çok sevdiğim film 1980 yapımı The Elephant Man oldu. Filmin etkisinden şu anda bile çıkabilmiş değilim. Gerçek bir yönetmenlik harikası. Bu sabah da bu filmde John Merrick'e hayat vermiş usta oyuncu John Hurt'ün 77 yaşında kansere yenik düştüğü haberini aldım. Bir yıldız daha kaydı.

Okuduğum kitap sayısı ise bu ay 4 olmuş. Fazla olmamasına şaşırmadım çünkü film izlemekten vakit kalmadı.

Bazı konularda süper talihsizliklerimi saymazsam ve ülke gündemi yokmuş gibi yaparsam 2017 bana iyi geldi. Şimdilik pek çok şeyin yolunda gittiğini düşünüyorum.

Yazımı bu aralar en çok sevdiğim şarkılardan biriyle bitiriyorum. Umarım sizler de iyi bir ocak ayı geçirdiniz :)

31 Aralık 2016 Cumartesi

2016 Üzerine Part 2

Cumartesi, Aralık 31, 2016 2
2016 Üzerine Part 2

Şu kısa dileklerle 2015'i uğurlayıp 2016'ya merhaba demişim. Şimdi sonunda bu yılı bitiriyoruz diyerek uğurluyorum 2016'yı. 2016 son dakikada son şokunu yaşatmaz umarım. Çünkü eminim bir çoğumuz bu yılı iyi hatırlamayacağız. Olan olayları yıla bağlayıp lanetli yıl demek bana saçma geliyordu ama bu yıl o kadar çok şey oldu ki 2016, lanetli yıl lakabını kesinlikle hak etti.

Yılın benim için ilk bombası David Bowie'nin ölüm haberiydi. İnanmamıştım, inanmak istememiştim. Neredeyse bir yıl olmuş Bowie gideli, ama ben hala kabul etmek istemiyorum. Bu şekilde başlayan yıldız kayması zinciri bu yazıyı yazdığım tarihte -28 Aralık- Carrie Fisher'ın ölümüyle sonlandı. Onlarca değerli insan aramızdan ayrıldı, o kadar çoklar ki hangi birini saysam bilemiyorum. Umarım hepsi şu an buradan çok daha güzel olan bir yerdedir. Asla unutulmayacakları kesin.

Sadece sanatçılar gitmedi tabii ki... Sayısız can, umut, hayal de yok oldu. Bu yılı hem Türkiye hem de dünya üzerinden tanımlamam gerekirse söyleyebileceğim tek kelime kaos kesinlikle. 2016 yılında olan olayları yazmaya başlasam tek gün yetmez herhalde? Patlamalar, suikastler, çatışmalar, yangınlar, korkunç söylemler, ölümler, darbe girişimi... Bunların hepsini bir yıla nasıl sığdırmışız inanamıyorum. En üzücü olan gerçekse dünya korkunç bir yer ve 2016 bittiğinde de bu konuda bizim yapabileceğimiz hiçbir şey yok.

Kişisel olarak ele aldığım zaman bu yılı mutlu bitirdiğimi söyleyebilirim. Aralık ayı benim için zor bir dönem oldu, bu aralar her şeyi kafama taktığımdan zihnim hiç boş kalmadı. Ama bir yandan baktığımda bu yıl çok şey kazandım. Çok şey öğrendim, çok şey yaptım ve bir yılı daha öyle ya da böyle geçirmiş oldum. 2016'dan beklentim "2015'ten çok daha fazla okuduğum, izlediğim, gezdiğim, öğrendiğim bir yıl olması" idi. Aynen öyle de oldu ve ben bu açıdan çok mutluyum. Benim için yılın en güzel hadisesi son dakikada Patti Smith konserine gitmem oldu. Hayatım boyunca asla unutamayacağım çok değerli dakikalar geçirdim, üzerinden kaç ay geçmesine rağmen hatırladıkça keyfim yerine geliyor. Ayrıca kendisinin imza gününe gidemesem de imzalı M Treni kitabını da aldım.

Eğer girebilirsek, 2017 yılına girdiğimiz an bir anda her şey düzelmeyecek tabii. Ama yine de her zamanki gibi umutluyum, kendimce hedeflerim ve beklentilerim var. Dilerim huzurlu bir yıla merhaba diyoruzdur. Dilerim insanlığın umudu vardır, bir şeyler değişir ve bizler de bunun farkına varırız. Herkese sağlıklı ve mutlu yıllar!

29 Kasım 2016 Salı

Üçüncü Yıl

Salı, Kasım 29, 2016 10
Üçüncü Yıl
Merhaba! :)

Nasılsınız? Ben herhalde bir aydır buralarda yoktum. En son yazı yazdıktan sonra bilgisayarımın bozulması ve sınavlarım üst üste geldi, sonra da ben buraya yazmaya başlayalı üç yıl olduğunu fark ettim ve dönüşümün tam da blogumun kurulduğu tarihte olmasını istedim. Üç yıl önce 29 Kasım'da "Merhaba!" diyerek katılmışım buraya. Kitap Kuşu adından da anlaşılacağı üzere asıl amaç kitap yorumlamaktı ama öyle gitmedi, şu an daha çok izlediğim filmler hakkında düşüncelerimi sizlerle paylaşıyorum. Düşünüldüğünde üç yıl uzun bir zaman dilimi kesinlikle değil, ama bu üç yılın bana olan katkısı o kadar çok ki burada yazabildiğim kadarını yazmak istedim.

Burada yazdıkça başka blogları keşfettim, yepyeni insanlar ve çok daha önemlisi yepyeni fikirler tanıdım. Sayısız şey öğrendim; mesela aklıma gelen ilk isim olan Zihin'in listelerinden kim bilir kaç tane şu anda sürekli dinlediğim şarkıyla tanışmışımdır. Sadece sanat dalları konusunda da değil, pek çok ilgi çekici konuda farklı fikirleri, bilgi birikimini okuduktan sonra bunları yazan kişiyle konuşma imkanınız da oluyor yorumlar aracılığıyla. Yine aynı bölümde sizin gibi yorum yapan başka kişiler de ilginizi çekiyor, onlara da göz atıyorsunuz bazen. İşte bu döngünün bana olan katkılarını nasıl anlatabileceğimi bilemiyorum. Bir şekilde okuduğum, yorum yaptığım ve cevap aldığım; ya da bana yorum yapan ve cevap verdiğim yüzlerce bloggera teşekkür etmem gerekir herhalde. Çünkü burası kendi kendime konuştuğum bir yer olsaydı bu kadar keyif alacağımı hiç sanmıyorum.

Blogumun yazılarını eskiden yeniye biraz inceleyerek kimlik arayışının bizzat örneğini görebilirsiniz. Dönem dönem zevklerim radikal biçimde değişmiş. Bazı şeyler kalmış tabii, onlar da sanırım beni ben kılacak şeyler olacak. Dönüp baktığımda gülüyorum eskiden yazdığım şeylere, ama ileride bunları okuyup gülmeyeceğimin garantisini veremediğim için çok bir şey diyemiyorum.

Evet, teşekkürlerim edildiğine ve fikirlerim de söylendiğine göre bu aralar neler oluyor biraz bahsetmek istiyorum. Güzel bir kasım ayı geçirdim. Sınavlarım başladı ve bitti, o yüzden ne ara ayın yarısına geldiğimi anlayamadım. Çıktığı gibi Fantastic Beasts and Where to Find Them'i izledim, hatta yorumladım da ama birkaç gün sonra yayınlayacağım. Onun dışında yine film izleme konusunda sıkıntısız bir ay geçirdiğimi söylemeliyim. En güzeliyse sizlere neredeyse bir yıldır anlatıp durduğum kitap okuyamama hastalığı/üşengeçliği ne denirse artık sanırım son buldu :) Belki çok uzun zaman sonra ilk defa kitap yorumladığım görülebilir hatta :)) Ben hem bunlar hem de ay boyunca yaşadığım şeyler açısından güzel olmasına güzel bir kasım ayı geçirmiş olsam da dünyanın gündemi çok yoğun. İnanın her gün "Bu kadarı da olamaz herhalde." diyorum, ve bu kadarı da oluyor! Haber başlıklarını okudukça sinirden gülüyorum bazen. Her gün skandal niteliğinde olaylar yaşanıyor, demeçler veriliyor, önergeler veriliyor! ve bir birey olarak yapabileceğim bir şey yok, gerçekten çok acı.

Kendinize çok iyi bakın, olabildiğiniz kadar mutlu olun :) Dilerim geçen daha nice yılları burada paylaşacağım günler gelir.

Alakasız olacak ama yazımı bir şarkıyla kapatayım istedim. Bu aralar en çok Amy'yi dinliyorum. Genelde tercihim Back to Black albümünden yana oluyor ama bu videosunda ne kadar güzel göründüğüne bakın. Ne kadar canlı, mutlu görünüyor. Keşke hep böyle kalabilseydi.