vulnicure: Blogları Canlandırma Projesi
Blogları Canlandırma Projesi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Blogları Canlandırma Projesi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Mart 2023 Cuma

İki Noel Klasiği: Charlie Brown ve Grinch | BCP

Cuma, Mart 03, 2023 11
İki Noel Klasiği: Charlie Brown ve Grinch | BCP

Epey geç kalmış olsam da Blogları Canlandırma Projesi'nin 2022 yılından kalan eksiklerimi tamamlamaya devam ediyorum. Sırada yılın son ayı var, böylece projeyi ben de tamamlamış olacağım. 

Projede 2022 yılının aralık teması "İskandinav ya da Noel, yılbaşı dizi ve filmleri" idi. Tema projenin duyurusunu ilk gördüğümde beni en çok heyecanlandıranlardan biriydi. Aralık ayında buralardan uzak durmama sebep olan bazı durumlar olduğu için bir film seçkisi hazırlamama rağmen yazısını hazırlayamamıştım. O seçkiyi hâlâ notlarımda tutuyorum, kısmet olursa belki bu sene aralık ayında kullanırım :)

Bu seçkide izleme fırsatı bulduğum biri 1965 biri de 1966 yapımı olan 25 dakikalık iki Noel özel televizyon filmi vardı: A Charlie Brown Christmas ve How the Grinch Stole Christmas. Her iki film de yurt dışında Noel'in kutlandığı ülkelerde klasikleşen, her Noel televizyonlarda çocukların izlediği filmlermiş ancak sanıyorum ki eskilikleri sebebiyle Türkiye'de pek de rağbet gören yapımlar değiller. 

A Charlie Brown Christmas, Noel'in gelişiyle çevresindeki herkesin tüketim çılgınlığında kendini kaybettiği bir ortamda Charlie Brown'ın Noel'den bir türlü keyif alamayışını konu ediniyor. Charlie Brown Noel'in keyif vermesi gereken özelliklerinin onu bir türlü mutlu edememesiyle Noel'in gerçek anlamının peşine düşüyor ve çevresinin tüketim kültürüne teslim oluşunu sorguluyor. 

Ben bu kısa filmi keyifli vakit geçireceğim tatlı bir iş olacağını düşünerek açmıştım, üstüne düşünülecek derin bir mesajı olmasının bende bıraktığı şaşkınlık hissi hâlâ üzerimde. Elbette bu derin mesajda kapitalizm ve bu düzene teslim olmuş toplum eleştirileri olduğu kadar bir inanç meselesi de söz konusu, ancak Charlie Brown Christmas'ta birbirinden farklı karakterlerin tam anlamıyla bir araya gelişi Noel'in anlamını dini hassasiyetlerin de ötesine taşıyor diye düşünüyorum. Bu kısa filmin herkesin sevgisini böylesine kazanmasının sebebi de bundan olsa gerek. Bu arada kısa filmin çok başarılı ve en az kendisi kadar klasikleşmiş Vince Guaraldi besteli bir de soundtrack albümü var, caz sevenler eğer hâlâ dinlemedilerse mutlaka göz atmalılar. :)


How the Grinch Stole Christmas ise adı üstünde, Grinch'in Noel'i mahvetmeye çalışmasını konu ediniyor. Noel'den nefret eden Grinch amacına ulaşmak için arife gününde Noel Baba kılığına girerek Whoville kasabasındakilerin hediyelerini ve Noel sembollü dekorasyonlarını çalıyor.

Ben Grinch karakterini 2-3 sene önce yeni yılla alakalı bir temayı hazırlamamız gerektiğinde arkadaşımdan öğrenmiştim. Dolayısıyla yakın dönemdeki uyarlamalarını izlemedim, bilmiyorum. Yine de karaktere dair izlediğim ilk yapımın bu olmasına sevindim çünkü izlemesi inanılmaz keyifliydi, özellikle şarkılar harikaydı. Tıpkı Charlie Brown'da olduğu gibi burada da Noel'in gerçek anlamını gösteren bir anlatı var ancak oradaki gibi bir sorgulama süreci söz konusu değil, burada Grinch'le birlikte Noel'i Noel yapan şeyin birlik beraberlik olduğunu görüyoruz. 


Belki mart ayında bunu deneyimlemek zor ancak çam ağacınızı ortalara çıkarıp yeni yıl havasına girdiğiniz günler geldiğinde bu iki filmin çok iyi gideceğini söyleyebilirim. :)

27 Şubat 2023 Pazartesi

Mona Lisa Smile (2003) | BCP

Pazartesi, Şubat 27, 2023 13
Mona Lisa Smile (2003) | BCP

Blogları Canlandırma Projesi'nin 2022 yılındaki eksiklerimi tamamlamaya devam ediyorum. Sırada kasım ayı var. 

Projede 2022 yılının kasım teması "öğretmen ve okul" idi. 24 Kasım'ı düşününce çok anlamlı bir temaydı ancak bu tema bana çok çektirdi. Geçen sene kasım başlarındayken temayı düşünerek Reşat Nuri'nin Çalıkuşu eserini bu vesileyle alayım, okurum demiştim. İnternette fiyatın 140 TL olduğunu görünce 1 ay İstanbul sahaflarını gezdim durdum. Yok, yok, yok. Bulabildiğim tek şey gençler için sadeleştirilmiş versiyonu ya da internetten daha pahalı sıfır ürünler oldu. Hangi semte, ilçeye gitsem yola çıkmadan o bölgenin sahaflarını araştırdım ama bu amaçla gezdiğim onlarca sahafa rağmen bir türlü kitabı bulamadım. Son çare Beyazıt Sahaflar Çarşısı'na gittim, ki tüm tarihi dokusuna rağmen benim çok da sevmediğim bir yerdir, sağ olsunlar oradakiler bana o kitabı hayatta bulamazsın diye açıkladılar güzelce. Meğer İnkılap Yayınları kitabı, hatta genel anlamda Reşat Nuri'nin kitaplarını pek basmıyormuş. Telif mevzusunun fiyatlandırmada yarattığı etkiyi anlatmaya bile gerek yok. Bir an önce 2026 gelse de Reşat Nuri'yi satın alıp okuyabilsek artık. Şu yaşıma geldim, daha okuyabildiğim Reşat Nuri kitabı sayısı çok sınırlı.

Sonralarda evde Acımak'ı buldum, burada da bir öğretmen vardı galiba diyerek kitabı okudum ama okuyunca bu tema için çok da doğru bir eser olmadığını düşündüm. Başka da kitap aramakla uğraşmadım, dizilere geçtim. Öğretmen dizileri genelde ya 100 sezonmuş, ya da IMDb puanı 4 sularında yüzüyormuş meğer. Abbott Elementary dışındakileri eledim. Tam işte aradığımı buldum diye sevinirken dizinin şu anda yayınlanmakta olduğunu ama yeni bölümlerinin Disney+'a gelmediğini öğrendim. Korsan dizi siteleriyle mi uğraşacağım, sonra izlerim diyerek onu da eledim. Geldik filmlere. Eğitim, öğretmenlik filmi denince ay şunu da kesin izlemeliyim dediğim hiçbir filmi bulamadım. Ölü Ozanlar Derneği'nin de üstüne konuşacak bir şey bulamadım. Ben de uğraşmayı bıraktım, izlenebilir dediğim ilk film Mona Lisa Smile'ı seçtim. Sonunda 2023'te, şubat sonunda şu temaya veda edebiliyorum. Uzun lafın kısası, kasım teması bana epey bir mesai yaptırdı dostlar. Neyse ki 2023'te böyle bir temamız yok da bir daha uğraşmayacağım. 2026'da hala bu etkinliği yapıyor olursak Reşat Nuri'nin telifinin de sona ermesiyle bizzat ben teklif edeceğim kasım ayı temasını :)


Film, 50'li yıllarda muhafazakar anlayışlı özel bir kadın akademisinde öğretmenlik yapmaya başlayan Katherine'i konu ediniyor. Katherine bu okulda Sanat Tarihi bölümünde öğretmenlik yapmak için Los Angeles'taki erkek arkadaşını ve hayatını bırakıyor. Okuldaki ilk dersinde tüm öğrencilerinin müfredat ve kitapta sorumlu olunan her şeyi zaten bildiğini fark ediyor ve öğrenciler tarafından küçük düşürülüyor. Katherine de bundan sonraki derslerinde öğrencilerini modern sanatla tanıştırıyor ve onları kutunun dışına çıkaran, düşündüren bir öğretim metoduyla ezber bilgilerden uzaklaştırmaya, evlenmekten daha büyük ve değerli başarılara teşvik etmeye başlıyor. Katherine'in liberal yaklaşımı ve hayat tarzı elbette muhafazakar okulun yöneticilerini ve bazı öğrencilerini rahatsız ediyor.

Film zamanında pek sevilmemiş, hatta dalga da geçilmiş. Ama aradan geçen 20 sene, yükselişe geçen dark academia estetiği ve kafa dağıtmaya yönelik keyifli filmlerin tekrardan değer görmesiyle bana kalırsa bu filme epey yaramış. Çok farklı bir konusunun olmadığına ve yer yer benzer filmlere fazla benzediğine ben de katılıyorum, karakterleri biraz tanıyınca neler olacağını tahmin etmek de zor olmuyor ancak filmin klasik ve modern sanat kıyası üzerinden kurduğu temeli, karakterlerin bu minvaldeki sohbetleri filmin estetiğiyle birleşince ortaya gayet keyifli bir sonuç çıkıyor. Herkesin doğrusunun tek ve aynı yoldan geçmediğini göstermesini de çok sevdim. Ayrıca kadroda karşımıza çıkan şimdilerin ünlü yüzlerini görmek harikaydı.

Sanattan beslenen, izledikçe insana huzur veren dönem filmlerini ve Gilmore Girls'ü sevenler kaçırmasın. :)

22 Şubat 2023 Çarşamba

Addams Ailesi | BCP

Çarşamba, Şubat 22, 2023 19
Addams Ailesi | BCP



Önceki yazımda Blogları Canlandırma Projesi'nin 2022 yılı temalarındaki eksiklerimi tamamlayacağımı söylemiştim. Geç de olsa eksik olduğum 3 ayın temasına uygun örnekleri seçtim, başlıyorum. 

Projede 2022 yılının ekim ayının teması "zombi ve gotik" idi. Bu temanın ikinci kısmının bir örneği yılın son aylarında büyük küçük herkesin radarına girdi, sadece 3 haftada Netflix'in en çok izlenen 2. İngilizce dizisi olmayı başardı. Wednesday'den bahsediyorum tabii ki. Ben bu diziyi bloguma taşımak için çok ama çok geç kaldım, biliyorum, ama hazır böyle bir tema ayağıma gelmişken daha iyisini mi bulacağım? :)

Wednesday, adını meşhur Addams Ailesi'nin kızından alıyor. Baş karakterimiz Wednesday, yaşadığı bir olay sonrasında normal insanların olduğu okulundan atılıyor ve dışlanmışların gittiği Nevermore Akademisi adlı özel bir okula gönderiliyor. Ancak Wednesday'in soğuk ve duygusuz yapısı onu dışlanmış ve canavarımsı tiplerle dolu olan okulunda bile uyumsuz birine çeviriyor. Okuluyla başı beladan eksik olmayan Wednesday bir yandan gizemli bir cinayeti çözmeye çalışıyor.

Tim Burton'ın yapımcıları arasında bulunduğu Wednesday, tam da onun stiline uygun gotik bir tonda ilerliyor. Bölümler hem keyifli, hem de tahmin edilir yapılarına rağmen güzel yedirilen gizem unsurlarıyla kendini izletiyor. Wednesday haricindeki Addams ailesi üyeleri arka planda kalsalar da dizide tanıştığımız karakterler ilgi çekiyor, oyuncuların hepsi rolleriyle bütünleşen performanslar sergiliyor. Birkaç jenerasyonu birden yakalamayı başaran bu kaliteli dizi bana kalırsa Netflix'in popüler işleri arasında en iyilerden olarak hatırlarımızda uzun yıllar kalacak.


Diziyi izledikten sonra bu aileyi daha çok tanımak istedim ve hemen farklı yapımlarını araştırmaya başladım. Uzun zamandır izleme listemde olmasına rağmen 1991 yapımı The Addams Family filmini izlememiştim. Hatta Wednesday'i izleyene kadar 1938'de başlayan ve çeşitli uyarlamalarla sürekli ilgi gören bu kurgu ailenin ününden hiç haberim yoktu. Nasıl kaçırmışım inanın hiç bilmiyorum ama Wednesday dizisi beni bu aileyle ve dolayısıyla 90'lardaki film uyarlamalarıyla tanıştırdığı için minnettarım çünkü The Addams Family ve devam filmi Addams Family Values, benim izlediklerim arasında türünün en eğlenceli işlerindendi. 30 yıllık filmler oldukları için görsel efektler anlamında Wednesday kadar iyi olmadıklarını söylemeye gerek yok ama her iki film de hikayeleri ve işleniş biçimleriyle o kadar iyi ki, bu kıyaslamayı yapmaya ihtiyaç duymuyorsunuz.

Wednesday dizisi adını aldığı karaktere odaklanıyordu, bu iki film isimlerinden de anlaşılacağı gibi tüm aileyi anlatıyor. Aile içi dinamikleri, karakterlerin motivasyonlarını çok daha iyi anlıyorsunuz. Eğer Wednesday'i sevdiyseniz bu iki filmi kaçırmayın derim.

Küçük bir detay: Bu iki filmde Wednesday'e hayat veren Christina Ricci, geçen yıl yayınlanan dizide Wednesday'in öğretmeni karakterini canlandırıyor.

19 Şubat 2023 Pazar

Jeen-Yuhs: A Kanye Trilogy (2022) | BCP Ocak

Pazar, Şubat 19, 2023 18
Jeen-Yuhs: A Kanye Trilogy (2022) | BCP Ocak


Blogları Canlandırma Projesi koca bir yılı devirdi, ne ara biri bitti de ötekine geçtik hiç anlayamadım. Geçen yılın son aylarındaki eksiklerimi kapatmadan evvel yeni yılın ilk temasıyla bu etkinliğe tekrardan başlamak istedim. Bu keyifli etkinlik hakkında bilgi almak ve katılmak isterseniz sizi bu linke alayım.

Projede ocak ayının teması "gerçeğe dayanan olaylar ve biyografi" idi. Daha ilk aydan müthiş çeşitlilik sunan bir tema olmasına rağmen ne yalan söyleyeyim, ben bu temada istediğim bir şeyler seçmekte zorlandım. Artık IMDb'den rastgele bir biyografi filmi seçme noktasına gelmişken Netflix listemdeki Kanye West belgeseli Jeen-Yuhs dikkatimi çekti. 

Baştan uyarımı yapayım: Kanye West'in son yıllarda kendini konumlandırmayı seçtiği noktanın tamamen karşısındayım. Kendisi geçmişinden, sanatından ve psikolojik rahatsızlıklarından aldığı kredilerin sonsuz olduğunu sandı. Hatta işi o kadar ileri bir boyuta sürükledi ki açık açık Yahudilik karşıtı söylemlerde bulunsa dahi Adidas'ın onu bırakamayacağını iddia etti. Tüm bu yüzsüzlükleri karşısında çok güvendiği Adidas ve GAP işbirlikleri elinden uçtu gitti. Kendisi şimdilerde daha sessiz ama artık iyice zıvanadan çıkma seviyesine erişmiş söylemleri uzun yıllar zihinlerden silinecek gibi değil. Yine de itiraf etmek gerekirse ben kendisinin hayranıydım. Belki de bu sebepten yıllar içerisinde dönüştüğü kişiye tanıklık etmek beni bu kadar üzmüştür, bilemiyorum. Her ne olursa olsun bu belgesel bizzat Kanye West'in elinden çıkmadığı için bir şans vermeye karar verdim.

3 kısımdan oluşan Jeen-Yuhs belgeseli ilk olarak bizi Kanye West'in henüz solo çıkışını yapmadığı, beatlerini satıp prodüktörlük yaparak ekmeğini kazandığı günlere götürüyor. Genç Kanye o zamanlarda ne yaparsa yapsın rapper kimliğiyle etrafındakilerden değer göremiyor. Ancak onun potansiyelini fark eden bir isim var: Coodie Simmons. Chicago'daki hip-hop ortamlarından Kanye'yi tanıyan komedyen Coodie, Jay-Z'nin Izzo (H.O.V.A.) şarkısını dinleyip Kanye'nin prodüktörlük yaptığını öğrendikten sonra işini gücünü bırakıp Kanye hakkında bir belgesel çekmeye karar veriyor ve onun ardından Chicago'dan New York'a taşınıyor. Belgesel boyunca Kanye West'in Ye'ye dönüşümünü kendi perspektifinden anlatarak 20 yıllık bir sürece ışık tutuyor.

Belgeselin ilk kısmı; yalnızca Kanye West'in bir yıldız olduğu dönemlere tanıklık edebilmiş benim gibi kişiler için aslında başlangıçta her şeyin Kanye lehinde ilerlemediğini, ilk albümle gelen o müthiş başarılı sürece giden yoldaki zorlukları anlatıyor. Albümdeki şarkıların ve bazı müzik videolarının yapım süreçlerinin yanı sıra pek çok tanıdık isim karşımıza çıkıyor, onların o dönemde Kanye hakkındaki düşüncelerini öğreniyoruz. Bu isimlerin büyük kısmı başlangıçta Kanye'ye tam anlamıyla inanmıyor ama tüm olumsuzluklara, reddedilmelere, ciddiyetten uzak tavırlara rağmen Kanye'nin sanatından ve müziğinin piyasada uyandıracağı etkiden emin olduğunu görüyoruz. Tam burada devreye beklenmedik vefatıyla Kanye'nin hayatında asla kapanmayacak derin bir yara olmuş annesi Donda West ile ilişkisi giriyor. Oğluna güvenen, inanan, destek veren ancak sınırlarını bilmeyi de tembihleyen bir anne tarafından yetiştirilen Kanye'nin kendine olan güveninin sebebini de burada rahatlıkla gözlemliyoruz: Arkanızda sizi sevmekten başka bir motivasyonu olmayarak dağ gibi duracak biri varsa kendinize güveniyorsunuz. 

Belgeselin ilerleyen bölümlerinde, The College Dropout ile müzik endüstrisine adını hızlıca kazıyan Kanye aynı hızla Coodie'den uzaklaşmaya başlıyor. Kendisinin her an daha da büyüyen dünyası ve egosu başlarda yedikleri içtikleri ayrı gitmeyen ikiliyi birbirinden koparınca Coodie tamamlanmayan belgesel görüntülerini rafa kaldırıp kendi hayatına odaklanıyor. Kader zaman zaman ikiliyi tekrar tekrar bir araya getirse de bir zamanlar New York'ta stüdyodan stüdyoya mekik dokuyan ikilinin yakınlıklarının artık çok uzak günlerde kaldığını anlayabiliyoruz. Aslında belgesel Kanye'nin Ye'ye giden sürecini biraz da bunun üzerinden ele alıyor; bir zamanlar Kanye'nin her anına tanıklık etmiş Coodie'nin eski bir tanıdık, hatta kimi zaman bir yabancı konumuna gelişiyle magazinel değeri yüksek bir figürün hayatı ve karakterindeki değişimleri Coodie'nin konumu ve gözlerinden gösteriyor.

Jeen-Yuhs; Coodie'nin insana empati yaptıran başarılı anlatıcılığı, iyi hikâye sunuş stili ve elbette harika müzikleriyle son zamanlarda izlediğim en keyifli belgesellerdendi. Zıpır diye tabir edebileceğimiz nüktedan, özgüvenli, yaratıcı, öz farkındalığı yüksek ve dünyaya söylemek istedikleri olan bir adamın geldiği noktayı düşündürmesi açısından ayrıca etkileyiciydi. Chicago ve New York'un 2000'li yılların başlarındaki hip-hop dünyasına ışık tutmasıyla da meraklısının ilgisini çekeceğine eminim.

8 Ekim 2022 Cumartesi

The Bear (2022-) | BCP

Cumartesi, Ekim 08, 2022 21
The Bear (2022-) | BCP


Blogları Canlandırma Projesi'nin eylül teması "yemek" idi. Yemek yapmayı sevmediğim için yemek yapım süreçlerine dair içerikleri izlemekten pek keyif almıyorum. Bundan olsa gerek; koca bir ay boyunca bu ayın temasına uygun ne bir kitap, ne bir film, ne de bir dizi seçebildim. Artık Netflix'in yemek reality showlarına kadar inmişken Paris Hilton'ın 3-4 bölümlük bir karantina şovunu izleyecek gibi oldum, sonra bunun üstüne ne yazarım ki diye düşünüp vazgeçtim. Selena Gomez'in HBO'da yayınlanan ve sevilen bir şovunu buldum, onun da bölüm sayısı fazla geldi. Tam bu esnada bir dizi imdadıma yetişti: The Bear. Zaten merak ettiğim dizinin 5 Ekim'de Disney+'a geleceğini öğrenince birkaç gün sabrettim ve tüm bu sürece değecek bir iş izleyerek eylül ayını kapattım.

Sezon finali haricinde 20-30 dakikalık 8 kısa bölümden oluşan The Bear, dünyanın en meşhur lüks restoranlarında çalışmış genç ve başarılı şef Carmen'in bir aile üyesini trajik şekilde kaybetmesi sonrası Chicago'ya dönüp aile restoranlarının başına geçmesini konu ediniyor. Katı ve acımasız fine dining dünyasından çıkan Carmen bu restoranın disiplinsiz ortamını hizaya sokmaya çalışırken aile gibi olmuş mutfak ekibinin değişime direnişiyle karşılaşıyor. Durumu düzeltmek için yeni biri ismi işe almasına rağmen bu inatçı ortamı yönetme konusunda yaşadığı zorluklar bir türlü son bulmuyor.

Hani bazı diziler olur; cuma günü haftanın yorgunluğunu atayım diye başlatırsınız ve başından kalkamadan bir oturuşta bitirirsiniz, işte The Bear tam da böyle. Hem de kısa süresiyle tüm hafta sonunuzu almadan ve kafanızda soru işareti bırakmadan bunu yapıyor. Dizi, mutfak ortamlarının konuşulagelen gergin ortamını ve hızlı temposunu öyle iyi işliyor ki bazı bölümlerde izleyiciye bile panik atak geçiriyormuş hissi yaşatıyor. Hele 20 dakikalık tek plan çekim kullanılan bir bölümü var ki, şef size "Al, sen de şu köşede soğanları doğra." demişçesine kendinizi o kaotik ortamın içinde buluyorsunuz. Tüm bunların o ortamların içinde bulunan insanlar için çok daha fazla şey anlattığına eminim. 

Arka planda Carmen'in yas süreci, aile bireyleriyle ilişkisi, eski işinde yaşadıkları ve yan karakterlerin kendi dünyalarına ait hikayeleri de tam dozunda işleniyor. Restoranın diğer çalışanları teknik olarak yan karakter olsalar da tam anlamıyla öyle bir muamele görmüyorlar, dizi mutfağın her bir köşesine değinmeye çalışıyor. Ayrıca zar zor giderlerini çıkartabilen lokal bir restoranın COVID döneminde kapanmak zorunda kaldıktan sonra nasıl ayakta kalabildiği gibi konulardan da güncelliği yakalamayı başarıyor.

Dizi, o diyarları görmesek dahi medya sağ olsun zihnimize işlemiş Chicago'nun o soğuk atmosferini hem görsel hem de müziği kullanarak işitsel anlamda çok güzel yansıtıyor. Seçtiği renk paletiyle bile kendini belli eden o soğuklukta The Bear insanın içini ısıtmayı başarıyor. Yemeklerin iştah açıcı görüntüleri de işin tuzu biberi gibi, büyük keyif veriyor.

Ben mi abartıyorum inanın bilemiyorum ancak dizinin bitiş jeneriği akarken zihnimde "streaming devrinde dizi anlayışının tam da bu şekilde olması gerektiği" düşüncesi dönüyordu. Bir derdi olan ama derdini abartmadan, uzatmadan, tam kıvamında sürelerde iz bırakacak şekilde anlatan bu gibi iyi işlerin daha da yaygınlaştığını görmek mümkün olur umarım. İzleyin, izlettirin efendim. :)


7 Ekim 2022 Cuma

Hoje Eu Quero Voltar Sozinho (2014) | BCP

Cuma, Ekim 07, 2022 15
Hoje Eu Quero Voltar Sozinho (2014) | BCP

 
Yönetmen: Daniel Ribeiro
Senaryo: Daniel Ribeiro
Oyuncular: Ghilherme Lobo, Fabio Audi, Tess Amorim, Eucir de Souza, Isabela Guasco, Selma Egrei
Süre: 96 dakika
Ülke: Brezilya


Blogları Canlandırma Projesi'nin ağustos teması "Latin Amerika ya da seçkin yazarlar ve yönetmenler" idi. Ben ağustos ayının başlarında temayı iki seçeneğinden de yakalayacak bir kitap okumayı planlamıştım ancak ne yazık ki koca bir ay boyunca bunu yapmaya fırsat bulamadım. Belki sonra okurum diye erteleye erteleye bir baktım ekime kadar gelmişim, araya bir BCP ayı daha girmiş. Bunun üzerine daha fazla bekletmek istemedim ve beni üstüne çok düşündürmeyecek kısa bir Latin Amerika filmi arayışına girdim. Böylece bu şirin film karşıma çıktı.

2010 yapımı Eu Não Quero Voltar Sozinho adlı kısa filmin uzun metrajlı versiyonu olan film, Leonardo adlı görme engelli bir gencin okul ve sosyalleşme konularında günlük hayat mücadeleleri esnasında Gabriel adlı sınıfa yeni gelen bir öğrenciyle tanışmasını konu ediniyor. Bir yandan Leonardo'nun her zaman yanında olan en yakın dostu Giovana, bu yeni öğrencinin arkadaş gruplarına katılıp Leonardo ile yakınlaşmasıyla dışlanmış hissediyor.

Film çok yaratıcı bir konuya ya da eşsiz bir işleyişe sahip değil, hatta izlerseniz hayatınıza çok da şey katmayacak belki ancak genç ve tecrübesiz isimlerden oluşan iyi kadrosuyla ve düşük bütçesiyle insanı lise sıralarına geri oturtuyor. Leonardo'nun yavaş yavaş Gabriel'e kapılış sürecini görme engelli bir bireyin tecrübesi üzerinden hiçbir zaman dramatize etmeden sakin ve çok doğal bir şekilde işliyor. Senaryoya çok iyi yedirilen harika müzikler de büyük keyif veriyor.

Son zamanlarda günlük hayatın yoğun temposunu ve durmak bilmeyen bir hızda ilerleyişini o kadar kanıksamışım ki sakin sakin akıp giden bu film ruhuma vitamin takviyesi almış etkisi verdi. İlk aşkları, lise döneminde yediğimiz içtiğimiz ayrı gitmeyen dostlukları ve elbette bu iki ilişki türünün hayatlarımızdaki konumunu o kadar nahif bir dille işliyordu ki film bittiğinde kocaman bir tebessümün yüzüme yerleştiğini hissettim. Bazen tam da böyle pozitif ve huzur dolu filmlere ihtiyaç duyuyor insan.

5 Ağustos 2022 Cuma

But I'm a Cheerleader (1999) | BCP

Cuma, Ağustos 05, 2022 27
But I'm a Cheerleader (1999) | BCP

Yönetmen: Jamie Babbit
Senaryo: Jamie Babbit, Brian Peterson
Oyuncular: Natasha Lyonne, Clea DuVall, Cathy Moriarty, RuPaul Charles, Melanie Lynskey, Katharine Towne, Katrina Phillips, Joel Michaely, Douglas Spain, Kip Pardue, Eddie Cibrian, Michelle Williams, Bud Cort, Mink Stole, Dante Basco, Julie Delpy
Süre: 85 dakika
Ülke: Amerika Birleşik Devletleri


 Blogları Canlandırma Projesi'nin temmuz teması "İspanyol kültürü ya da romantik drama" idi. Bir süredir şehir dışında olduğum için İspanyol kültürüne uygun bir kitap bulamayacağımı düşünerek onu eledim, geriye pek de heveslenmediğim romantik drama kısmı kaldı. Aslında izlemek istediğim birkaç romantik drama filmi vardı ama benim radarımda olanlar artık herkesin bıktığı içerikler olduğu için temaya uygun bir içerik bulmakta zorlandım. Tam da bu esnada; uyku tutmayan ve artık sabah saatlerine yaklaşılmış bir gecede aklıma gelen But I'm a Cheerleader imdadıma yetişti.


Film, Megan adlı mükemmel Amerikan rüyası tiplemesi genç bir ponpon kızın hikayesini anlatıyor. Megan Amerikan gençlik filmlerinin olmazsa olmazı olarak popüler bir sporcu çocukla beraber olsa da arkadaşları ve muhafazakar ailesi onun lezbiyen olduğundan şüphelenmeye başlıyor. Bunun üzerine ailesi Megan'ı bir dönüşüm terapisi kampına gönderiyor, Megan da kampta diğer öğrencilerle beraber heteroseksüel olmayı "öğrenmeye" çalışıyor.

İçeriğinden bağımsız konusunu okuyunca bahsi geçen olaylar akıl almaz gelebilir ancak film hikayesini parodi biçiminde işliyor. Cinsel yönelimleri "düzeltmek" amacı taşıyan dönüşüm terapilerinin bireylerde yol açtığı geri dönüşü olmayan hasarları tahmin etmek zor değil. But I'm a Cheerleader, özellikle ABD'de yaygınlığını sürdüren bu acı meseleyi mizahı kullanarak çok keyifli bir şekilde eleştiriyor. Senarist Brian Wayne Peterson'ın gençliğinde bu tür bir kampta yaşadıklarından ilham aldığı bu hikaye, kampların insanlık dışı eylemlerin absürtlüğüne dikkat çekerek kendin olabilmenin ve kendin olduğun için sevilmenin verdiği huzuru gerçek yol olarak gösteriyor. 



Filmde kullanılan renklerin canlılığı ve set tasarımları da filmin en başarılı yanlarından olarak her an göze çarpıyor. Film toplumsal cinsiyet rollerinin ve heteronormatif beklentilerin saçmalıklarıyla dalgasını tam da bu rollere atanmış renkleri ve aktiviteleri kullanarak geçiyor. Elbette 20 yıllık süreç içerisinde kimi mizahi unsurlar zamana yenik düştüğünü hissettiriyor ancak filmin verdiği nostalji hissi ve kendin olmak üzerine mesajı tüm bunları göz ardı ettiriyor. Yer yer abartılı oyunculuklar da filmin camp dekorlarına tam uyuyor. Genç Julie Delpy ve Michelle Williams'ı minik rollerde görmek de filmin en tatlı sürprizlerinden.

Benim filme dair en sevdiğim detaylardan biri ana karakter Megan'ın lezbiyen olduğuna dair "sıradan" diyebileceğimiz yaklaşımıydı. Megan yöneliminden dolayı diğer insanlardan farklı hissetmiyor, hatta kampa gelene kadar lezbiyen olduğunun farkında bile değil. Tüm hislerinin gayet normal ve herkesin başına gelen bir tecrübe olduğunu düşünüyor ve onları yadırgamıyor. Toplumun dayattığı kimi yargılar yüzünden olması gereken ilişki tipi heteroseksüel ilişkiler olarak gözüktüğü için genç LGBTQ+ bireylerin diğerlerinden farklı hissettiği bir gerçek, ama gerçek hayatın sorunlarına daha satirik bir tutumla yaklaşan bir kurguda bu yolun seçilmesi benim çok hoşuma gitti.

Uzun lafın kısası, 90'lı yılların ve 2000'lerin ilk yıllarının insana verdiği o yer yer bayağılaşan ama yine de kucaklayan kendine has hissi veren bu tatlı filmi çok sevdim. 90 dakikalığına var olmayan bir dünyanın dertsiz tasasız huzurunu hissettiren bu kült LGBTQ+ peri masalını izlemeye kesinlikle değer.

4 Ağustos 2022 Perşembe

Thor: Love and Thunder (2022) | BCP

Perşembe, Ağustos 04, 2022 10
Thor: Love and Thunder (2022) | BCP

Yönetmen: Taika Waititi
Senaryo: Taika Waititi, Jennifer Kaytin Robinson
Oyuncular: Chris Hemsworth, Christian Bale, Tessa Thompson, Jaimie Alexander, Taika Waititi, Russell Crowe, Natalie Portman
Süre: 119 dakika
Ülke: Amerika Birleşik Devletleri


Blogları Canlandırma Projesi'nin haziran teması "Harry Potter, Yüzüklerin Efendisi ya da fantastik" idi. Haziran ayında bu temaya uyacak herhangi bir okuma veya izleme yapmadığım için etkinliğe temmuz ayında izlediğim Thor: Love and Thunder filminin yorumuyla geç de olsa katılmak istedim.

Geçtiğimiz ay vizyona giren Thor: Love and Thunder, Christian Bale'in canlandırdığı Gorr karakterinin yaşadığı acı kayıp sonrası inancının sarsılışıyla mitolojik tanrıların peşine düşüşünü ve elbette Odin'in oğlu, gök gürültüsü tanrısı Thor'un da bundan nasibini alışını konu ediniyor. Tüm bu olaylar yaşanırken bir yandan önceki solo Thor filminde yurtları yok olan Asgardlıların Dünya'da kurdukları kent yaşamına tanık olurken Thor'un geçmişini hatırlıyor ve bir türlü kazanamadığı "aşk" mücadelesini anıyoruz.

Taika Waititi, hem eleştirmenlerin hem de seyircinin beğenisini kazandığı 2017 yapımı Thor: Ragnarok sonrası yeni Thor filminin de yönetmenliğini yapıyor. Ragnarok komedi unsurlarını öne çıkararak Thor'u sıkıcı bir mitolojik figürden eğlenceli bir Marvel süper kahramanına dönüştürmüştü ancak filmin hikayesini arka plana atmayarak kendi içinde çok iyi işleyen bir formül tutturmuştu. Ancak bu formülü bir kez daha kullanırken doz ayarını kaçıran Love and Thunder bir hikaye anlatmaya çalışmıyor, tüm gücünü sulu şakalara ve filmin -filme kesinlikle çok yakışan- 80'ler neon estetiğine yaslıyor. Hele ki bir de ana temasına kanser, yas ve hatta sarsılan inançlar gibi ağır konuları alan bir filmin bu rotada gitmesi çok iyi durmuyor. Yanlış anlaşılmasın; hayat en acı süreçlerde bile mutluluklara gebe olabiliyor, ya da travma yaşayan birey bunu şakaya vurabiliyor, bunlar gayet normal şeyler. Ancak bu film bunları gerçek bir tema gibi işlemiyor, hikayede dramatik altyapı unsurları olsun diye serpiştirip geçiştiriyor. Filmin absürt mizah anlayışının bu temaların işleyişiyle kurduğu tezatlık ve düzgün bir ilerleyişinin olmayışı bana bir seyirci olarak keyif vermedi. Müzikler ve canlı renk paleti filmin estetiğine çok şey katsa da bunlar yetmiyor.


 Marvel filmleri bazen sıkıcı da olsa sonunda hep bir karakter gelişimi olurdu ve bu gelişimin hem karakter hem de gelecek Marvel filmleri için büyük etkisi olacağını bilerek sinemadan ayrılırdık. Love and Thunder bu düşünceden çok uzak, ekran karardığında karaktere dair en ufak bir ilerleme veya gelişim gerçekleştiğini hissettirmiyor. 

Şimdi tüm bunları yazınca sinemada 2 eğlenceli saat geçirmekten fazla vaadi olmayan filmleri bile çok ciddiye alıyormuşum gibi bir izlenim uyandırmak istemiyorum. Evet, mısırımızı alıp üstüne çok düşünmeden gülüp eğleneceğimiz filmler de olmalı. Ama amacı sadece ve sadece eğlenmek olan bu filmlerin de bir kalitesi olmalı ve seyirciye sırf para kazanmak için yapılmış bir filmi izlemiş gibi hissetmemeli diye düşünmeden edemiyorum. Hele ki önümüzde geçtiğimiz yıl yayınlanan Shang-Chi and the Legend of the Ten Rings ve elbette bir önceki solo Thor filmi gibi başarılı ve iyi örnekler varken.

Bir yılda 10'dan fazla Marvel içeriğiyle herkes bıkana kadar doymuş bir haldeyken içerikler konusunda seçiciliğe gidilmesi gerekiyor. Çünkü artık seyirci tüm içerikleri tüketmek istemiyor, istese de yetişemiyor zaten. Bir Marvel dizisi bitiyor, hemen yeni bir film geliyor; daha film vizyonda 2. haftasındayken hop yeni bir Marvel dizisi yayın hayatına başlıyor. Marvel ve hatta süper kahraman furyasının uzun bir süre daha biteceğini düşünmüyorum ancak bir yandan serinin geleceğini merak etmiyor değilim. Hoş, bu bolluk bize The Boys ve Invincible gibi anti-süper kahraman içeriklerini de sunuyor ya, bakın o durumdan epey memnunum.

3 Ağustos 2022 Çarşamba

I, Tonya (2017) | BCP

Çarşamba, Ağustos 03, 2022 14
I, Tonya (2017) | BCP


Yönetmen: Craig Gillespie
Senaryo: Steven Rogers
Oyuncular: Margot Robbie, Sebastian Stan, Julianne Nicholson, Bobby Cannavale, Allison Janney, Caitlin Carver, Paul Walter Hauser
Süre: 119 dakika
Ülke: Amerika Birleşik Devletleri


Blogları Canlandırma Projesi'nin mayıs teması "Rus edebiyatı/sineması ya da spor" idi. Ben mayıs ayında yoğunluktan temaya uygun bir şeyler okumaya veya izlemeye zaman bulamamıştım, bu yüzden filmi haziran sonlarında anca izleyebildim. Gelgelelim bu sefer de koca bir ay yazıyı hazırlamaya fırsat bulamadım. Bu bir ay düşüncelerimin yoğunluğunu her geçen gün azalttı tabii ve bana filme dair konuşacak çok bir şey bırakmadı. BCP'de eksiğim olsun istemediğim için yine de yazıyı yayınlamak istedim ancak uyarıyorum, bu diğer film yorumlarına göre epey kısa bir yazı olacak :)

I, Tonya aslında Margot Robbie'nin 2016 yapımı Suicide Squad ile dünya çapında yakaladığı şöhretin ilk meyvelerinden biri olarak çıktığı sene adını epeyce duyurmuştu. Ben o dönem filmi izlemesem de izlemek hep aklımda bir yerlerdeydi. Etkinliğin temasında spor kelimesini görünce hemen filmi hatırladım ve bu ay için başka örnekleri düşünmeden seçimimi yaptım.

Film, Tonya Harding adlı yetenekli ancak klasik Amerikan rüyası tiplemesine uymadığı için kariyerinde sorun yaşayan figür patencisinin gerçek hayat hikayesini konu ediniyor. Tonya, Amerika'da zamanında çok konuşulmuş magazinel bir figürmüş, ben kendisini isim olarak bile tanımıyordum. Film benim gibi Tonya'nın büyük skandallarına kulak aşinalığı dahi olmayanlar için bile tam dozunda ve derli toplu bir şekilde derdini anlatıyor. Bahsi geçen hikaye oldukça dramatik olmasına rağmen acı sömürülerine gidilmiyor, aksine oldukça yalın ama kendine has bir tonu olan bir işleyişi var. Film artık gına getirecek düzeyde sıradanlaşan biyografi filmlerinin yanında hem bu yönüyle, hem de estetik tercihleriyle epey yükseliyor. 

Margot Robbie ve Allison Janney başta olmak üzere oyuncuların filmle ve karakterleriyle bütünlüğü çok başarılıydı. Filmin sarkastik ve hatta yer yer trajikomik tonuna uygun oyunculuklar filmin seyir zevkini benim için epey yükseltti. Oyunculuklar haricinde Tonya'nın figür pateni sahneleri de insanı ekrana kilitliyor.

Sorunlu bir kişiliği ele alıp baş karakterini aklamak için uğraşmayan, eğlenceli ve orijinal bir biyografi filmi izlemek isteyenler I, Tonya'yı kaçırmasın.


28 Nisan 2022 Perşembe

Cumhuriyet Dönemi Romanları | BCP

Perşembe, Nisan 28, 2022 21
Cumhuriyet Dönemi Romanları | BCP

 

Blogları Canlandırma Projesi'nin nisan teması "1900'lü yıllarda geçen eserler, nostalji ya da siyah beyaz" idi. Ben de bu temaya dönemleriyle giren klasikleşmiş 6 Cumhuriyet dönemi Türk edebiyatı romanını seçtim. Romanların bazıları 19. yüzyılda başlıyor ancak içeriklerinin genel kısmı 20. yüzyıla tekabül ediyor.


REŞAT NURİ GÜNTEKİN - YAPRAK DÖKÜMÜ:

Fenomenleşen uyarlama dizisinden konusuna az çok hakim olduğumuz Yaprak Dökümü'nün hikayesi Ali Rıza Bey adlı değerlerine bağlı, eski toprak bir memurun eşi ve beş çocuğuyla İstanbul'a gelişiyle başlıyor. Çalıştığı şirkette yaşanan bir olay sonrası orada daha fazla bulunmak istemeyen Ali Rıza Bey istifa ediyor ve ilerlemiş yaşı sebebiyle başka iş bulamıyor. Bu olaydan sonra Ali Rıza Bey'in ev halkı üzerindeki itibarı yavaş yavaş kaybolmaya ve aile dağılmaya başlıyor.

Ben bu kitabı amacı bunun tam zıddı olmasına rağmen gülüp eğlenerek okudum. Ailenin yaşadıkları, bunların karşısında Ali Rıza Bey'in gittikçe pasifleşip hissizleşmesi ve malum diziye az çok kulak aşinalığı olanların hatırlayacağı sahnelerle heyecanla sayfaları çevirdim durdum. Kitap hacmiyle oldukça küçük olmasına rağmen geniş bir zaman dilimini anlattığı için derinlikli bir işleyişi yok, olaylar hep pat pat sıralanıyor gibi hissettiriyor. Yine de yazıldığı dönem baz alınınca yalın diliyle kendini sevdiriyor. Reşat Nuri'nin kitaplarının fiyatlarının uçukluğu karşısında şimdilerde 50-60 TL'ye edinmek biraz güç olsa da kütüphanelerden ya da ikinci el satış yapan yerlerden temin edilebilirse sürükleyici hikayesiyle okumaya değer.

25 Nisan 2022 Pazartesi

Taylor Jenkins Reid - Evelyn Hugo'nun Yedi Kocası | BCP

Pazartesi, Nisan 25, 2022 20
Taylor Jenkins Reid - Evelyn Hugo'nun Yedi Kocası | BCP

Blogları Canlandırma Projesi'nin nisan ayı için belirlenen "1900'lü yıllarda geçen eserler, nostalji ya da siyah beyaz" temasına üçte iki yaparak giren bu kitabı okumayı uzun zamandır istiyordum. Bu istekte kitabın Goodreads'teki yüksek puanı ve yabancı kitap bloggerları arasındaki büyük popülaritesi etkiliydi ancak etiket fiyatı üç basamaklı sayılara kadar çıktığı için satın almaya bir türlü elim gitmiyordu. Sonunda kitabı Amazon'da güzel bir indirimde yakalayınca kaçırmak istemedim ve alıp çok kısa sürede okudum. 

Kitap, sektörde pek de tanınmayan Monique adlı bir muhabirin yaptığı röportaj üzerinden Hollywood'un en görkemli yıllarında bir ikon olmuş Evelyn Hugo'nun başarılar ve skandallarla dolu hayat hikayesini anlatıyor. Ancak lüks restoranlar, unutulmaz roller, koca ömre sığan 7 evlilik derken Evelyn Hugo'nun hayatının asıl anlamı olan ilişkisi ve bu uğurda yaşadıkları kitabın asıl konusu. Evelyn günah çıkarırcasına tüm öyküsünü eksiksiz anlatıyor ve muhabirin bu öyküyü o öldükten sonra yayınlamasını istiyor ancak tek bir şartı var: Bu öyküyü yayınlayan -ya da yayınlamayan, tercih onun- Monique olacak. Evelyn gibi efsane bir isimle herhangi bir bağlantısı olmayan ve işinde pek de yükseklerde olmayan Monique bir yandan hikayeyi dinlerken bir yandan bu işin neden kendisinden istendiğini anlamaya çalışıyor.

20 Nisan 2022 Çarşamba

Fantastic Beasts: The Secrets of Dumbledore (2022) | BCP

Çarşamba, Nisan 20, 2022 15
Fantastic Beasts: The Secrets of Dumbledore (2022) | BCP

Yönetmen: David Yates
Senaryo: J. K. Rowling, Steve Kloves
Oyuncular: Eddie Redmayne, Jude Law, Mads Mikkelsen, Ezra Miller, Dan Fogler, Alison Sudol, Callum Turner, Jessica Williams, Katherine Waterston
Süre: 142 dakika
Ülke: Amerika Birleşik Devletleri & İngiltere

 

Blogları Canlandırma Projesi'nin nisan teması "1900'lü yıllarda geçen eserler, nostalji ya da siyah beyaz"dı. Aslında bu filmi etkinlik için özellikle seçmesem de temaya uyduğunu fark edince etkinlik dahilinde yorumlamaya karar verdim.

 2016 yapımı Fantastic Beasts and Where to Find Them, Wizarding World'ün Harry Potter'dan sonra çıkan ilk filmiydi. Beklentiler, umutlar çok yüksekti. -Ben de o dönemde şu yazıda filme dair düşüncelerimden bahsetmişim.- Ancak bu seri ilk filmden sonra bir çıkmaza girdi ve bir türlü toparlanamadı. Johnny Depp'in Amber Heard ile süren davası, Grindelwald için oyuncu değişikliğine gidilmesi, Ezra Miller'ın sürekli gündeme gelen problemli davranışları, J. K. Rowling'in gururla haykırdığı transfobisi derken bir de 2. filmin berbat olması seriyi iyice gözden düşürdü. Wizarding World gibi çok geniş ve sadık bir hayran kitlesine sahip, yeni jenerasyonları sürekli çeken bir franchise'ın ana hikaye sonrası ilk sinema projesinin gişede başarısızlığa uğraması ve daha 2016'da duyurulmuş 4. ve 5. filmlerinin geleceğinin belirsizleşmesi inanılmaz. Asıl başarı bu kadar garanti bir seriyi başarısızlığa uğratmaktı ki öyle de oldu. Harry Potter serisinin sadık hayranları filmi önemsemiyor bile, HBO Max'e gelsin bakarız diyor. Tüm bu olanlar bana hala inanılması güç gelse de, seriye duyduğum tüm sempatiyi yitirsem de vizyona girdiği ilk hafta sonunda filmi sinemada izledim.

26 Mart 2022 Cumartesi

Mihail Bulgakov - Genç Bir Doktorun Anıları | BCP

Cumartesi, Mart 26, 2022 31
Mihail Bulgakov - Genç Bir Doktorun Anıları | BCP


"Şu aritmetik insafsız bilim. Yüz hastanın her birine beş dakika harcadığımı varsayalım, beş dakika! Beş yüz dakika eder, saate vurursan sekiz saat yirmi dakika... Dikkatinizi çekerim, üstelik art arda... Otuz tane de yataklı hastam vardı. Ayrıca ameliyat da yapıyordum."

 Blogları Canlandırma Projesi'nde bu ayki temamız Tıp Haftası idi. Aslında bu yazıyı tam da Tıp Bayramına denk getirmeyi çok istemiştim ancak o esnada okul için yetiştirmem gereken kitaplar vardı, onları okumaktan temaya uygun kitap seçmeye bir türlü zaman ayıramadım. Ay sonuna kısmetmiş.

Kitap devrim yıllarında, Tıp Fakültesinden yeni mezun olmuş bir doktorun şehirden uzak bir kasabaya gelişiyle başlıyor. Doktor yeni mezun oluşunun etkisiyle sudan çıkmış bir balık gibi hissediyor, teorik kısmını başarıyla öğrenip dereceyle bitirdiği eğitimini pratiğe dökme konusunda bocalamalar yaşıyor. Bir yandan da geldiği ücra kasabanın batıl inançlarıyla, halkın onu genç ve tecrübesiz görüp kâle almayışıyla mücadele ediyor.

13 Mart 2022 Pazar

Son Zamanlarda Okuduğum Mangalar | BCP

Pazar, Mart 13, 2022 14
Son Zamanlarda Okuduğum Mangalar | BCP

 Bu yazımda Blogları Canlandırma Projesi'ne biraz gecikmeyle de olsa katıldığımı söylemiştim. Projenin şubat temasına son anda katılma şansını yakaladım ancak mart temasına geçmeden ilk ayın teması "Uzak Doğu ve Çizgi Roman"a dair tam bir yazı da blogumda olsun istedim. Zaten blogum bu sıralar sürdürdüğüm Oscar maratonu sebebiyle filmlerle doldu, biraz çeşitlilik katmanın tam sırası sanki. Okuduklarım üzerine yazmaya henüz cesaret edemiyorum, bu küçük de olsa bir adım olur diye umuyorum.

Daha önce burada okuduğum mangaları paylaştım mı pek emin değilim ancak manga okumayı çok seviyorum. Aslında bu sevgi uzun zamandır vardı ancak ülkemizde mangaların son yıllarda çok daha fazla insana hitap edecek şekilde çeşitli olarak basılması ve benim Kadıköy'deki Gerekli Şeyler mağazasını keşfetmem bu sevgiyi çok daha yukarıya çekti. Yine de mangalar diğer kitaplar kadar çok sayıda basılmıyor ve uzun serilere atılırsanız rafınız hep eksiklerle dolu oluyor. 2. el mangalar ise o kadar pahalı ki aylarca ve hatta bazen 1-2 yıl baskı beklemeyi tercih eder hale geliyorsunuz. Eksik kitabınızı almak için bekleme sürecine girerseniz bu sefer aradan geçen zaman dilimiyle bazen seri için önem arz eden detayları unutuyorsunuz. Yani manga okuyucuları için durumlar zor :) Ancak yine de siyah-beyaz çizimlerin anlatısına bir kez kapılınca bırakmak pek mümkün değil.

8 Mart 2022 Salı

Blogları Canlandırma Projesi | K-Pop

Salı, Mart 08, 2022 14
Blogları Canlandırma Projesi | K-Pop

Merhabalar,

Bu sıralar blog etkinliklerine sarmış durumdayım :) Seviyorum böyle etkinlikleri. Hem yazı fikri veriyorlar, hem de yazma motivasyonu. Okuyan insanlarla fikir alışverişi yapmak da ayrı güzel.


Fighting blogu Blogları Canlandırma Projesi kapsamında hem keyifli hem de düşündürücü 12 aylık konu seti paylaşmış. Bu seferki proje öncelikle adıyla ilgimi çekti çünkü ben de zaten blogunu yıllar sonra canlandırmaya çalışan biriyim. Ancak konular da en az projenin ismi kadar ilgi çekici. Sınav dönemleri gibi yoğun zamanlar sebebiyle her ay aynı aktiflikte katılabileceğimi sanmıyorum ancak yine de yıl sonuna dek etkinliği sürdürmeyi çok isterim.

7 Mart 2022 Pazartesi

Pera Palas'ta Gece Yarısı | Dizi Yorumu

Pazartesi, Mart 07, 2022 27
Pera Palas'ta Gece Yarısı | Dizi Yorumu

Geçtiğimiz günlerde yayınlandığından beri dillerden düşmeyen Pera Palas'ta Gece Yarısı'nı, tüm bitirilmişliğine rağmen hala bir Beyoğlu aşığı olarak hafta sonu izledim. Ayrıca şubat ayında Blogları Canlandırma Projesi'nin teması olan "kısa dizi/film veya kitap" için 8 bölümlük süresiyle tam uyduğu için diziye dair fikirlerimi buraya taşımak istedim. 

Dizinin konusu ilgi çekici: Esra adlı bir gazeteci, Pera Palas hakkında bir yazı yazmakla görevlendirilince otele gidiyor. Otelin tarihi atmosferinde büyülenen Esra bir şekilde zamanda yolculuk yaparak kendini 1919 yılında buluyor ve Türkiye tarihini değiştirecek bir suikast girişimi hazırlıklarından haberdar oluyor. Tarihin akışını korumak için bu suikasti önlemeye çalışırken bir yandan gittiği yıla uyum sağlamaya çalışıyor.

Türk televizyonunda yaratıcı işleri görememekten dert yanıyoruz her zaman. Yaratıcı projeler ortaya çıkıyorsa bile ya izleyici bulamıyor, ya da bulamayacağı düşünüldüğünden olsa gerek hiç bu toplara girilmiyor. Böyle bir ortamda Netflix gibi dev streaming platformlarının Türkiye'de orijinal içerikler yayınlamaya başlaması çok büyük bir şans kapısı oldu ancak yine de ortaya çıkanlar genel olarak pek beğeni toplayamadı. Tıpkı Hakan Muhafız gibi tarihe fantastik bir yorum getiren bu dizi beni konusuyla cezbetse de bahsi geçen diğer dizi tam bir facia olduğu için korkmadan da edememiştim. Pera Palas'ta Gece Yarısı tüm kusurlarını hesaba katınca pek de iyi bir iş olamasa da kendini izletmeyi ve seyircisine keyif vermeyi başarıyor. Ben izleme konusunda zamanlamamı doğru denk getirmişim çünkü dizi tam olarak hafta sonu hızlıca izlenecek çıtır çerez kıvamında.