vulnicure: Diziler
Diziler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Diziler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Şubat 2023 Çarşamba

Addams Ailesi | BCP

Çarşamba, Şubat 22, 2023 19
Addams Ailesi | BCP



Önceki yazımda Blogları Canlandırma Projesi'nin 2022 yılı temalarındaki eksiklerimi tamamlayacağımı söylemiştim. Geç de olsa eksik olduğum 3 ayın temasına uygun örnekleri seçtim, başlıyorum. 

Projede 2022 yılının ekim ayının teması "zombi ve gotik" idi. Bu temanın ikinci kısmının bir örneği yılın son aylarında büyük küçük herkesin radarına girdi, sadece 3 haftada Netflix'in en çok izlenen 2. İngilizce dizisi olmayı başardı. Wednesday'den bahsediyorum tabii ki. Ben bu diziyi bloguma taşımak için çok ama çok geç kaldım, biliyorum, ama hazır böyle bir tema ayağıma gelmişken daha iyisini mi bulacağım? :)

Wednesday, adını meşhur Addams Ailesi'nin kızından alıyor. Baş karakterimiz Wednesday, yaşadığı bir olay sonrasında normal insanların olduğu okulundan atılıyor ve dışlanmışların gittiği Nevermore Akademisi adlı özel bir okula gönderiliyor. Ancak Wednesday'in soğuk ve duygusuz yapısı onu dışlanmış ve canavarımsı tiplerle dolu olan okulunda bile uyumsuz birine çeviriyor. Okuluyla başı beladan eksik olmayan Wednesday bir yandan gizemli bir cinayeti çözmeye çalışıyor.

Tim Burton'ın yapımcıları arasında bulunduğu Wednesday, tam da onun stiline uygun gotik bir tonda ilerliyor. Bölümler hem keyifli, hem de tahmin edilir yapılarına rağmen güzel yedirilen gizem unsurlarıyla kendini izletiyor. Wednesday haricindeki Addams ailesi üyeleri arka planda kalsalar da dizide tanıştığımız karakterler ilgi çekiyor, oyuncuların hepsi rolleriyle bütünleşen performanslar sergiliyor. Birkaç jenerasyonu birden yakalamayı başaran bu kaliteli dizi bana kalırsa Netflix'in popüler işleri arasında en iyilerden olarak hatırlarımızda uzun yıllar kalacak.


Diziyi izledikten sonra bu aileyi daha çok tanımak istedim ve hemen farklı yapımlarını araştırmaya başladım. Uzun zamandır izleme listemde olmasına rağmen 1991 yapımı The Addams Family filmini izlememiştim. Hatta Wednesday'i izleyene kadar 1938'de başlayan ve çeşitli uyarlamalarla sürekli ilgi gören bu kurgu ailenin ününden hiç haberim yoktu. Nasıl kaçırmışım inanın hiç bilmiyorum ama Wednesday dizisi beni bu aileyle ve dolayısıyla 90'lardaki film uyarlamalarıyla tanıştırdığı için minnettarım çünkü The Addams Family ve devam filmi Addams Family Values, benim izlediklerim arasında türünün en eğlenceli işlerindendi. 30 yıllık filmler oldukları için görsel efektler anlamında Wednesday kadar iyi olmadıklarını söylemeye gerek yok ama her iki film de hikayeleri ve işleniş biçimleriyle o kadar iyi ki, bu kıyaslamayı yapmaya ihtiyaç duymuyorsunuz.

Wednesday dizisi adını aldığı karaktere odaklanıyordu, bu iki film isimlerinden de anlaşılacağı gibi tüm aileyi anlatıyor. Aile içi dinamikleri, karakterlerin motivasyonlarını çok daha iyi anlıyorsunuz. Eğer Wednesday'i sevdiyseniz bu iki filmi kaçırmayın derim.

Küçük bir detay: Bu iki filmde Wednesday'e hayat veren Christina Ricci, geçen yıl yayınlanan dizide Wednesday'in öğretmeni karakterini canlandırıyor.

8 Ekim 2022 Cumartesi

The Bear (2022-) | BCP

Cumartesi, Ekim 08, 2022 21
The Bear (2022-) | BCP


Blogları Canlandırma Projesi'nin eylül teması "yemek" idi. Yemek yapmayı sevmediğim için yemek yapım süreçlerine dair içerikleri izlemekten pek keyif almıyorum. Bundan olsa gerek; koca bir ay boyunca bu ayın temasına uygun ne bir kitap, ne bir film, ne de bir dizi seçebildim. Artık Netflix'in yemek reality showlarına kadar inmişken Paris Hilton'ın 3-4 bölümlük bir karantina şovunu izleyecek gibi oldum, sonra bunun üstüne ne yazarım ki diye düşünüp vazgeçtim. Selena Gomez'in HBO'da yayınlanan ve sevilen bir şovunu buldum, onun da bölüm sayısı fazla geldi. Tam bu esnada bir dizi imdadıma yetişti: The Bear. Zaten merak ettiğim dizinin 5 Ekim'de Disney+'a geleceğini öğrenince birkaç gün sabrettim ve tüm bu sürece değecek bir iş izleyerek eylül ayını kapattım.

Sezon finali haricinde 20-30 dakikalık 8 kısa bölümden oluşan The Bear, dünyanın en meşhur lüks restoranlarında çalışmış genç ve başarılı şef Carmen'in bir aile üyesini trajik şekilde kaybetmesi sonrası Chicago'ya dönüp aile restoranlarının başına geçmesini konu ediniyor. Katı ve acımasız fine dining dünyasından çıkan Carmen bu restoranın disiplinsiz ortamını hizaya sokmaya çalışırken aile gibi olmuş mutfak ekibinin değişime direnişiyle karşılaşıyor. Durumu düzeltmek için yeni biri ismi işe almasına rağmen bu inatçı ortamı yönetme konusunda yaşadığı zorluklar bir türlü son bulmuyor.

Hani bazı diziler olur; cuma günü haftanın yorgunluğunu atayım diye başlatırsınız ve başından kalkamadan bir oturuşta bitirirsiniz, işte The Bear tam da böyle. Hem de kısa süresiyle tüm hafta sonunuzu almadan ve kafanızda soru işareti bırakmadan bunu yapıyor. Dizi, mutfak ortamlarının konuşulagelen gergin ortamını ve hızlı temposunu öyle iyi işliyor ki bazı bölümlerde izleyiciye bile panik atak geçiriyormuş hissi yaşatıyor. Hele 20 dakikalık tek plan çekim kullanılan bir bölümü var ki, şef size "Al, sen de şu köşede soğanları doğra." demişçesine kendinizi o kaotik ortamın içinde buluyorsunuz. Tüm bunların o ortamların içinde bulunan insanlar için çok daha fazla şey anlattığına eminim. 

Arka planda Carmen'in yas süreci, aile bireyleriyle ilişkisi, eski işinde yaşadıkları ve yan karakterlerin kendi dünyalarına ait hikayeleri de tam dozunda işleniyor. Restoranın diğer çalışanları teknik olarak yan karakter olsalar da tam anlamıyla öyle bir muamele görmüyorlar, dizi mutfağın her bir köşesine değinmeye çalışıyor. Ayrıca zar zor giderlerini çıkartabilen lokal bir restoranın COVID döneminde kapanmak zorunda kaldıktan sonra nasıl ayakta kalabildiği gibi konulardan da güncelliği yakalamayı başarıyor.

Dizi, o diyarları görmesek dahi medya sağ olsun zihnimize işlemiş Chicago'nun o soğuk atmosferini hem görsel hem de müziği kullanarak işitsel anlamda çok güzel yansıtıyor. Seçtiği renk paletiyle bile kendini belli eden o soğuklukta The Bear insanın içini ısıtmayı başarıyor. Yemeklerin iştah açıcı görüntüleri de işin tuzu biberi gibi, büyük keyif veriyor.

Ben mi abartıyorum inanın bilemiyorum ancak dizinin bitiş jeneriği akarken zihnimde "streaming devrinde dizi anlayışının tam da bu şekilde olması gerektiği" düşüncesi dönüyordu. Bir derdi olan ama derdini abartmadan, uzatmadan, tam kıvamında sürelerde iz bırakacak şekilde anlatan bu gibi iyi işlerin daha da yaygınlaştığını görmek mümkün olur umarım. İzleyin, izlettirin efendim. :)


25 Eylül 2022 Pazar

Son Zamanlarda Beni Ekrana Tutsak Etmiş Diziler

Pazar, Eylül 25, 2022 18
Son Zamanlarda Beni Ekrana Tutsak Etmiş Diziler

Şöyle bir baktım da, son zamanlarda fazlasıyla dizi izlemişim. Hepsini bitirmedim; bazılarının yeni sezonlarını izledim, bazılarını izlemeye devam ediyorum, bazılarını da yeni bölüm geldikçe takip ediyorum. Ben de yaz aylarımın ikinci yarısına ve eylül ayına eşlik eden bu dizilerin hepsini bir yazıda toplamaya karar verdim.



HOUSE OF THE DRAGON (2022-)

Açılın dostlar, Buz ve Ateşin Şarkısı geri döndü! Bu evreni öyle seviyorum ki Game of Thrones'un final bölümü üniversite sınavıma 15-20 gün kala yayınlanmasına rağmen sabahın köründe kalkıp canlı yayınlardan bölümü izlemiş, dershaneyi denemeyi boşverip tanıdık tanımadık herkesle bütün gün diziyi konuşmuş, yetmemiş o dönem blogdan uzak olmama rağmen bloguma dönüp bir de buraya hislerimi dökmüştüm. Oldukça histerik bir zamanda yazdığım bu "değerlendirme" yazısını okuyup o sezonun karanlık günlerini yad etmek isterseniz sizi bu linke alayım.

Evrene duyduğum hayranlık büyük olsa da final pek çok insan gibi benim de içimde gelecek yapımlara dair heyecanı söndürmüştü, dolayısıyla ilk spin-off diziden pek de beklentim yoktu. Şimdilik 5 bölümün yayınlandığı dizi ölü heyecanımı diriltmeyi başardı. House of the Dragon, Game of Thrones'u zamanında bizlere sevdirmiş elementleri korumaya devam etse de tek bir hanedana odaklanışından olsa gerek, öncülünün taklidini izliyor gibi hissettirmiyor. Dizi gerek vurucu sahneleriyle, gerekse hikâyenin farklı unsurlarla kurduğu bağlantıları çok iyi işlemesiyle müthiş bir ivmeyle ilerliyor. Tüm oyuncular, özellikle de Viserys ve ilk bölümlerde yer alan genç isimler çok iyiler. Bu diziyi belli ki daha çook konuşacağız, o yüzden şimdi çok uzatmak istemiyorum ancak son zamanlarda seyir zevki en yüksek işlerden olduğunu söylemezsem diziye büyük haksızlık etmiş olurum. Bir futbol fanatiği heyecanıyla izlediğimiz bu gibi dizilere daha çok ihtiyacımız var.


NEVER HAVE I EVER (2020-)

Mindy Kaling ve Lang Fisher'ın Hint kökenli Amerikan bir karakterin başından geçenleri konu edindiği bu eğlenceli gençlik dramasının ağustos ayında yayınlanan 3. sezonunu dayanamayıp bir gecede bitirdim. Canınız insana mutluluk aşılayan bir gençlik dizisi çekiyorsa Never Have I Ever'ı kaçırmayın çünkü dizi Netflix'in bu kategorideki en iyi yapımlarından. Dizi hem çok keyifli, hem de senaryosu gerçekçi olmasa dahi karakterlerin gerçek tavırları ve görünümleriyle insana Los Angeles'ta bir lisedeki o arkadaş grubunun içindeymiş hissi veriyor. Öyle ki yapımcılar bir gün çıkıp "Oyuncular 40 yaşına bile gelse biz canımız sıkıldıkça bu diziyi çekmeye devam edeceğiz." dese bunu savunacak kadar seviyorum bu diziyi ancak maalesef geriye yalnızca bir sezonu kaldı.


DÜNYAYLA BENİM ARAMDA (2022-)

Disney+'ın uzun zamandır reklamlarını döndürdüğü dizi sonunda başladı ancak bu yoğun promosyon karşılığını aldı mı, emin değilim. İzlenme sayılarını elbette bilmiyorum ancak ne sosyal ortamlarda ne de internet ortamında bu dizinin üstüne konuşmalara pek denk gelmiyorum. Her neyse, ben yine de yayınlanan 3 bölümü heyecanla izledim. Büyük bütçenin karşılığı kıyafet, dekor ve mekanlarda kendini belli etse de dizi Türk dizi sektörünü pek de ileriye taşıyabilen örneklerden değil maalesef. Bunu özellikle belirtmemin sebebi ise dizinin içinde sektöre yapılan eleştiriler. Evet; Türk dizileri kısır döngüye girmiş konuları iki buçuk saate sığdırmak amacıyla ortaya berbat sonuçlar çıkartıyor ancak Dünyayla Benim Aramda bu derya deniz içinde farklı bir noktada konumlanmıyor. Hatta çıplaklık içermeyen cinsellik sahnelerini ve küfürleri bir kenara koyarsak akşam haberleri sonrası Fox'u açtığınızda karşınıza çıkacakmış hissi veriyor. Yanlış anlaşılmasın, bu tarz kafa patlatmaya gerek duyulmayan ihtişamlı entrika dizileriyle bir sorunum yok, sadece vadettiğini veremediğini ve hatta kendini olduğundan yukarı bir yerde konumlandırdığını düşünüyorum. Henüz çok başlarda olduğu için ileride fikrim değişebilir tabii, ilk sezon bittiğinde duruma göre tekrar fikirlerimi belireceğim.


GRAVITY FALLS (2012-2016)

Zamanında bu animasyon dizisi Disney Channel'da yayınlanırken ben de hedef kitlesinde olmama rağmen bir türlü ilgimi çekmediği için izlememiştim. Aradan geçen 10 yılda internet ortamlarında ne kadar iyi olduğunu okudukça merak etmeye başladım ve sonunda Disney+'a gelince diziyi izledim. Ne diyebilirim ki? Müthişti. Gizemlerle dolu hikâye bir an bile heyecanını kaybetmedi, hayal gücünün sınırlarını zorlayan olaylar ve kaliteli çizimler de tuzu biberiydi. Hem yetişkinler hem de çocuk izleyiciler bu eğlenceli yapımdan büyük keyif alacaktır diye düşünüyorum.


THE LEGEND OF KORRA (2012-2014)

Tıpkı Gravity Falls gibi Avatar: The Last Airbender da yapımın hedef kitlesi olmaktan iyice uzaklaştığım bir dönemde keşfettiğim bir animasyon dizisiydi. Avatar'ı öyle sevdim ki ulaşabileceğim basılmış ya da yayınlanmış tüm içeriklerini tüketmeye devam ettim, Korra'nın hikayesi de bu konuda elimde kalan sonuncu yapımdı.

Yalan yok, Avatar'ın insanı kendine çeken o mistik dünyasından sonra teknolojinin karanlıklaştığı bir dünyayı izlemek başta beni biraz zorladı. Ancak bölümler ilerledikçe iki yapımın farklı yaş gruplarını hedef alarak hazırlandığını fark ettim ve hikayenin de karanlıklaştığını gördükçe diziye ısınmaya başladım. Korra'nın üç boyutlu denebilecek şekilde derinlikli işlenen kötülerini ve başarılı animasyonunu büyük keyif alarak izledim. Elbette ilk versiyonun yanında bu dizi bir tık sönük ve yer yer eksik kalıyor ancak yine de kendi içinde tutarlı, incelikli ve hatırlardan çıkmayacak şekilde sürükleyici ilerleyişiyle oldukça başarılı bir diziydi. Zamanında Avatar'ı izleyip bir şekilde bu animasyonu pas geçmiş olanlar varsa kaçırmasın derim.


RICK AND MORTY (2013-)

Üniversiteye başladığım dönemde her yerde bu iki ismi duyduğumu ve herkesin delicesine diziyi övdüğünü hatırlıyorum. O zamanlarda 4-5 bölüm kadar zar zor izleyip devamını getirememiştim. Bu sene Gravity Falls'u bitirdiğimde içine düştüğüm absürt animasyon dizisi eksikliği hissini kapatmak adına Rick and Morty'ye ikinci bir şans verdim. İlk 2-3 bölümde yine zor dayandım ancak onları geçtikten sonra devamı çorap söküğü gibi geldi. Henüz 3. sezonun ortalarındayım ama neredeyse her gün bir bölüm ilerliyorum, hatta bazen sıradaki bölümün delilikleri konusunda merakıma yenilip bu sayıyı fazlasıyla yükseltiyorum.

Türe ilgi duyanlar zaten bu diziyi çoktan yalayıp yutmuştur ancak izlemeyenler varsa şunu söyleyebilirim: Rick and Morty kendine has farklı bir mizah anlayışıyla kesinlikle herkese göre değil. Bu tarz sizi içine alırsa bağımlısı olursunuz, alamazsa da adını bile anmak istemezsiniz. Ben aradan geçen 3 yıl sonunda ilk tarafa geçtim, sizi de beklerim. :)


HAWKEYE (2021)

Bu yazıya alacağım Marvel dizisinin Hawkeye karakterine ait olması beni oldukça şaşırtsa da bu kararımdan pişman değilim. Yepyeni bir süper kahramanı seyirciye tanıtan bu dizi ana karakterlerin hem kendi içlerinde hem de yakınlarıyla kurdukları bağları çok iyi bir şekilde işliyor. Ayrıca Noel döneminde New York'ta geçmesinden olsa gerek, görsel anlamda büyük keyif veriyor. Marvel'ın içerik bombardımanından yorulup hangisini izleyeceğini bulamayanlar, evrenin gelecek yapımları için önem arz eden bazı olayları da ele alan bu bir hafta sonunda bitebilecek kısalıktaki keyifli diziye göz atabilir.


THE MANDALORIAN (2019-)

Mandalorian'ın ilk sezonunu yayınlandığı dönemlerde izlemiştim ancak 2. sezon bir şekilde benim radarıma takılmamış olduğundan devamını getirmemiştim. Son zamanlarda Star Wars filmlerine merak saran kardeşim devamını izlemeyi teklif edince 2. sezonu izlemeye başladım.

Star Wars evreninde hâlâ izleme fırsatı bulamadığım bir sürü yapım var ancak yine de izlediklerim arasında gerek hikayesi gerek görüntü müzikleriyle beni en çok etkileyen yapım kesinlikle bu oldu. Büyük emek ve para harcanmış, sonucunda da bunların karşılığını almış bu müthiş dizi kesinlikle izlemeye değer ancak Star Wars'ta olup bitenlere pek hâkim olmayanlar için iyi bir tercih olmayabilir. Ben sıradaki sezonu heyecanla bekliyorum.


WIZARDS OF WAVERLY PLACE (2007-2012)

Çocukluğumun dizilerinden Waverly Büyücüleri de yaz aylarıma keyif veren yapımlardan biriydi. Yer yer kendi kendiyle dalga geçen, aile bağlarını çok iyi yansıtan dizinin o dönemde yayınlanan diğer Disney Channel dizilerinden fersah fersah üstün olduğunu söyleyebilirim.


THE SUITE LIFE ON DECK (2008-2011)

Disney+'ın Türkiye'ye geldiği ay finallerim bittikten sonra bu dizinin öncülü The Suite Life of Zack and Cody'ye sarmış, hatta yapımın beklenmedik şekilde iyi çıkmasına şaşırıp burada bir yazıda durumdan bahsetmiştim. Çocukken asıl favorim Suite Life on Deck olmasına rağmen şimdi işler tam tersine döndü, bu diziye bir türlü ısınamadım. İnsan çocukluğunda ve ilk gençliğinde sevdiği kimi yapımları nostalji yaşamak adına bazen keyifle izliyor ama bazen de hatırlandığı kadar iyi olmadıklarını görüp üzülüyor, ben de tam olarak bunu yaşadım. İlk sezonunu 1 ay kadar önce bitirdim ama devam edebilecek miyim, bilmiyorum. 


TOZLUYAKA (2022-) ve DUY BENİ (2022-)

Ve son olarak bayramda babaannemlerdeyken kardeşimle keşfettiğimiz ve o günden okullarımız açılana kadar kaçırmadan izlediğimiz iki benzer konulu dizi var. Her ikisi de zengin-fakir çatışmasının ön planda olduğu lise olaylarını anlatıyor ancak ikisi arasında kıyaslama yapmam gerekirse Tozluyaka'nın çok daha keyifli olduğunu söyleyebilirim. Duy Beni zorbalık gibi ağır konuları biraz fazla abartarak insanın canını sıkacak düzeylere getirdiği için izlemeyi bıraktım, Tozluyaka'yı izlemeye devam ediyorum. Tozluyaka'da yaşananlar ve karakterler çok daha sempatik, süresi bu kadar uzun olmasa keşke :) Yemek yerken, iş yaparken arkada bir şeyler izleyeyim diye düşünenlere tavsiye ederim ancak dikkat, ikisi de oldukça sürükleyici olduğu için kendinizi kaptırabilirsiniz. :)

14 Temmuz 2022 Perşembe

İlk Ay Sonunda Disney+

Perşembe, Temmuz 14, 2022 16
İlk Ay Sonunda Disney+

14 Haziran 2022'de Tarkan'ın sahne aldığı büyük ses getiren lansman ile Disney+ Türkiye'de yayın hayatına başladı. Sokaklar Lisa Simpson, Kim Kardashian ya da Obi Wan Kenobi'nin olduğu billboardlarla; internet ise Türk ünlülerin platforma özel reklamlarıyla doldu. Ben de popüler kültüre yıllardır yön veren medya devi kapitalist farenin 7/24 mesai yaptığı bu PR çalışmasını görmezden gelemedim tabii.

 Çocukluğum Disney Channel izleyerek ve kanalın yayın akışını ezberleyerek geçti. O dönemlerde televizyon izlediğim oda annemlerin odasından çok uzaktaydı, ben de tam bir gece kuşu olduğum için herkes uyuyunca gizlice oraya koşar ve 12'den itibaren Kim Possible, Genç Ejder, Şaşkın İmparator gibi ikonik çizgi dizilerin yanı sıra Jonas, Hannah Montana, Waverly Büyücüleri, Zack ve Cody gibi benim neslimi ekranlara kilitlemiş dizileri izlerdim. Sabah kanal Mickey Mouse ile beraber tamamen küçük çocuklara hitap eden yayınlara geçince de hiçbir şey olmamış gibi uykuya geçerdim. Neyse ki o dönemlerde öğlenciydim de uykumu almaya vaktim kalırdı. Disney'in 20'li yaşlarına girince "zıvanadan çıkan" yıldızlar fabrikası başta olmak üzere eleştirilecek pek çok noktası olsa da kanalın içeriklerinin gerek İngilizce öğrenmemde, gerekse kendi ilgi alanlarımı oluşturup bunları paylaşan kişilerle tanışmamda bana çok büyük katkısı oldu. Hem bu sebepten, hem de dertsiz tasasız zamanlara duyulan o bağımlılık yaratan nostalji hissinden olsa gerek; Disney+ kayıt için e-posta listesini açar açmaz atladım. Aradan geçen 1 ay boyunca bolca içerik tükettim, streaming servislerinin çoğunu bir şekilde denemenin bana verdiği yetkilere dayanarak uygulamanın bir kullanıcı açısından olumlu ve olumsuz yanlarını bulmaya çalıştım.

Öncelikle platformun arayüzü aranılanı bulmak konusunda sorun yaratmıyor, önerilen içerikleri de iyi şekilde seçiyor, ancak Netflix gibi diğer devlerin yanında pek çok eksiği var. Örneğin uygulamada artık izlemek istemediğiniz içerikleri son izlenenler çubuğundan kaldırmanın bir yolu yok, illa onu bitireceksiniz. Aynı şekilde izlemeyi bitirdiğiniz yapımların listesinin tutulduğu bir izleme geçmişi de yok ki bu bence oldukça gerekli bir özellik. Ayrıca uygulama mobil cihazlarda ve bilgisayarda çok yavaş, adeta kasarak açılıyor. Playstation üzerinden uygulamayı kullanırken bu yavaşlığı pek hissetmedim, orada çok daha hızlı akıyor.

İçerikler ise arayüze göre daha karışık bir konumda. Disney+ kullanıma ilk açıldığında diğer ülkelere kıyasla epey eksik içerik olduğu ortaya çıkmıştı. Sorun ise şuydu: VPN ile uygulamaya giriş yaptığınızda arattığınız bu içerikleri Türkçe açıklamalarla, dublaj ve altyazılarla bulabiliyordunuz. Yani bu yapımlar Türkiye'de özellikle erişime açılmamıştı. Ben bu sebepten Gravity Falls, Love Victor, Jonas, The Emperor's New School, HSMTMTS gibi izlemek istediğim Disney ya da Hulu yapımı pek çok içeriği izleyemedim. Bu dizilerin Türkiye'de neden erişime açık olmadığını bilmiyorum, herhangi bir platformda ya da kanalda yayında olmadıkları ve destek servisi bu konuda bilgi veren türden açıklamalar yapmadığı için sorunu da anlayamıyorum. Eksik olan içeriklerin genelde Baymax, Love Victor gibi LGBTQ+ içerikli yapımlardan olmaları ve haziran ayında tüm dünyada Pride seçkisi oluşturan platformun Türkiye'de bunu yapmaması insanı düşündürüyor tabii. 

Disney orijinal içeriklerinin çok yavaş bir biçimde de olsa platforma ekleneceğini tahmin ediyorum ancak geçtiğimiz 1 ayda bu konuda ciddi bir gelişme olmadığı için pek ümitlenemiyorum. Benim fark ettiğim tek şey Only Murders in the Building'in yeni sezonu yayına girince platformda da yerini aldığı oldu ancak belki gözden kaçırdıklarım vardır çünkü Disney+ sosyal medya hesaplarında yeni gelen içeriklerin listeleri haftalık olarak paylaşılıyor.

19 Mayıs 2022 Perşembe

Heartstopper (2022-) | Dizi Yorumu

Perşembe, Mayıs 19, 2022 10
Heartstopper (2022-) | Dizi Yorumu


Alice Oseman'ın aynı adlı grafik romanından uyarlanan Heartstopper'ın ilk sezonu geçtiğimiz ayın sonlarında Netflix'te yayınlandı. Dizi, Charlie adlı eşcinsel bir lise öğrencisinin rugby oyuncusu Nick ile tanıştıktan sonraki öyküsünü konu ediniyor. Kağıt üzerinde çok farklı görünen bu ikili zaman içerisinde yakınlaştıkça birbirlerine ilgi duymaya başlıyor.

İlk gençlik, ilk aşklar... Midede kelebeklerin uçuştuğu, gözlerin içinin güldüğü, bir daha tekrarı olmayacak o tatlı ve masum dönemler... Dizi tam da böyle bir dönemi, kendine güven konusunda sıkıntılar yaşayan Charlie üzerinden işliyor ve izleyiciyi kucaklarmışçasına sıcacık ilerliyor. 8 bölümlük kısa süresiyle de tadını damaklarda bırakıyor. Dizinin içinde cinsel yönelimi sorgulama, zorbalık, ayrımcılık gibi daha ağır konular da var ancak dizinin ana karakterleri toksik tavırlardan uzak, iletişim yolunu seçen bilinçli ve şefkat dolu kişiler olduğu için hikaye insanların birbirini kabul ettiği, duyguların öne çıktığı alternatif bir dünyada geçiyor gibi hissettiriyor.

23 Nisan 2022 Cumartesi

Euphoria 2. Sezon | Dizi Yorumu

Cumartesi, Nisan 23, 2022 4
Euphoria 2. Sezon | Dizi Yorumu

California'da bir lisede okuyan gençlerin uyuşturucu bağımlılığı, toksik ilişkiler, depresyon, kimlik bunalımı, bozuk aile ilişkileri ve akla gelecek her türlü travmatik sorunla geçen yaşantılarını oldukça sinematik bir dille anlatan Euphoria sansasyonunu duymayan kaldı mı? Dizi bu sezon rekor üstüne rekor kırdı ve adeta her pazar-pazartesi sosyal medyayı kilitledi.

2019 yılında Euphoria ilk sezonuyla beni müthiş bir yerden yakalamıştı. Zamanında Skins'i izlerken hissettiklerimi hissetmiş, müzik ve görüntü yönetmenliği kullanımıyla büyülenmiştim. Pandemi arasında dizinin yayınladığı 2 özel bölüm ise benim için zirveydi artık. Diyalog odaklı o iki bölümün hala en iyi Euphoria bölümleri olduğunu düşünürüm. 2. sezonu büyük bir hevesle bekledim, her pazartesi yeni bölümü hiç kaçırmadan izledim. Ancak dizi yayındayken izleyici olarak kolektif duygularımız fazla yoğundu ve bunlar biraz sönmeden diziyi düzgün değerlendiremeyeceğimin bilincine varınca yorumlama işini biraz erteledim.

16 Nisan 2022 Cumartesi

Uysallar (2022) & Attack on Titan

Cumartesi, Nisan 16, 2022 11
Uysallar (2022) & Attack on Titan

  UYSALLAR (2022)

Netflix'in Onur Saylak ve Hakan Günday işbirliği yeni dizisi Uysallar'ı sonunda izledim. Dizi, mimar Oktay Uysal'ın görünüşte mükemmel olan hayatının yapaylığı içinde boğulmasıyla girdiği süreci anlatıyor. Oktay kendi içinde bir farkındalık yaşadıktan sonra ailesinden gizlice geceleri punk hayatı sürdürmeye başlıyor ancak aslında Uysal ailesinin diğer üyeleri de tıpkı onun gibi farklı kimliklere sahip.

 Erken ergenlik yıllarım Ekşi Sözlük'ü hatim ederek geçti. Y kuşağına denk gelen o yazarların Beyoğlu sokaklarında geçen anılarını okudukça mest olurdum, müzik-mekan önerilerini kağıtlara defterlere not almaya bayılırdım. Hiç o dönemleri yaşamamış biri olarak sırf Ekşi'den okuduklarımla bile dizinin nostaljiden gücünü alan yanından büyük keyif aldım. Ancak iş anlatılanlara gelince aynı keyfi alamadım maalesef. Dizi çokça toplumsal soruna, gökdelenlerde sıkışıp kalanların yalnızlığına değinse de bunları doğal bir şekilde işleyemiyor. Hakan Günday ve Onur Saylak ikilisinin Şahsiyet'te ortaya çıkardıkları işi gördükten sonra beklentilerimi arşa çıkarmış olmamdan da kaynaklanıyor olabilir tabii bu durum.

 Uysallar, bir kısır döngüde yerinde sayan Türk dizi sektörü için farklı bir iş kesinlikle. Görüntü yönetiminde çıkarılan iş çok çok başarılı. Her bir sahne detaylara ve özellikle metaforlara boğulmuş, ortaya da görsel anlamda seyir zevki yüksek bir iş çıkmış. Öner Erkan yine süper oynamış, diğer oyuncular da iyi. Konu edindiği kesim ve çok da derinlere inmeden yüzeysel ilerleyen anlatımı sebebiyle herkese hitap edeceğini sanmıyorum ama kısa süresiyle kendini izlettireceği kesin. 



ATTACK ON TITAN FINAL SEASON PART 2 (2022)

Ben artık Attack on Titan bitiyor, veda ediyoruz derken anime yine bir sezon finaline gitti. Meğer seneye final sezonunun 3. partı yayınlanacakmış. Final arc'ının hakkı verilerek animasyona dönüştürülmesini çok isterim ancak artık sıkmaya başladı bu bitmeme durumları. 2. partı anlıyorum ancak 3. part çok enteresan bir fikir gerçekten. Bir animenin 3 tane final sezonu olabilir mi ya? :)

Bu sezon çok yavaş ilerledi sanki. Her hafta bölümleri izlemek yerine ardı ardına tüm sezonu izlemek çok daha keyifli bir tecrübe olurdu, ona eminim. Bu sezon animasyonları da eskisi gibi beğenemedim. İlk partta Marley'e müthiş bir uyum sağladığından yeni animasyonu çok beğenmiştim ancak bu part çok iyi bazı sahneler dışında pek de öyle olmadı.

Mangayı okuduğum için bu sezonun hikayesini biliyordum ancak buna rağmen heyecanla izledim. Özellikle son bölümün bittiği yer harikaydı. İlk sezonun müziğinin fonda olduğu o sahnede bir bakıma başladığımız noktayı hatırlamış olduk. Ortada gerçekten iyi bir hikaye var, finali olduğunda tamamını güzelce konuşuruz umarım. Şimdilik Attack on Titan'ı rafa kaldırmak istiyorum. :)

7 Mart 2022 Pazartesi

Pera Palas'ta Gece Yarısı | Dizi Yorumu

Pazartesi, Mart 07, 2022 27
Pera Palas'ta Gece Yarısı | Dizi Yorumu

Geçtiğimiz günlerde yayınlandığından beri dillerden düşmeyen Pera Palas'ta Gece Yarısı'nı, tüm bitirilmişliğine rağmen hala bir Beyoğlu aşığı olarak hafta sonu izledim. Ayrıca şubat ayında Blogları Canlandırma Projesi'nin teması olan "kısa dizi/film veya kitap" için 8 bölümlük süresiyle tam uyduğu için diziye dair fikirlerimi buraya taşımak istedim. 

Dizinin konusu ilgi çekici: Esra adlı bir gazeteci, Pera Palas hakkında bir yazı yazmakla görevlendirilince otele gidiyor. Otelin tarihi atmosferinde büyülenen Esra bir şekilde zamanda yolculuk yaparak kendini 1919 yılında buluyor ve Türkiye tarihini değiştirecek bir suikast girişimi hazırlıklarından haberdar oluyor. Tarihin akışını korumak için bu suikasti önlemeye çalışırken bir yandan gittiği yıla uyum sağlamaya çalışıyor.

Türk televizyonunda yaratıcı işleri görememekten dert yanıyoruz her zaman. Yaratıcı projeler ortaya çıkıyorsa bile ya izleyici bulamıyor, ya da bulamayacağı düşünüldüğünden olsa gerek hiç bu toplara girilmiyor. Böyle bir ortamda Netflix gibi dev streaming platformlarının Türkiye'de orijinal içerikler yayınlamaya başlaması çok büyük bir şans kapısı oldu ancak yine de ortaya çıkanlar genel olarak pek beğeni toplayamadı. Tıpkı Hakan Muhafız gibi tarihe fantastik bir yorum getiren bu dizi beni konusuyla cezbetse de bahsi geçen diğer dizi tam bir facia olduğu için korkmadan da edememiştim. Pera Palas'ta Gece Yarısı tüm kusurlarını hesaba katınca pek de iyi bir iş olamasa da kendini izletmeyi ve seyircisine keyif vermeyi başarıyor. Ben izleme konusunda zamanlamamı doğru denk getirmişim çünkü dizi tam olarak hafta sonu hızlıca izlenecek çıtır çerez kıvamında.

17 Kasım 2019 Pazar

I'm with the Band: Nasty Cherry (2019)

Pazar, Kasım 17, 2019 0
I'm with the Band: Nasty Cherry (2019)
Oyuncular: Charli XCX, Gabrielle Bechtel, Chloe Chaidez, Debbie Knox-Hewson, Emmie Lichtenberg, Georgia Somary, Kitten
Bölüm sayısı: 6
IMDb puanı: 7,3 (Henüz 19 kişi oylamış)
Ülke: Amerika Birleşik Devletleri

Dikkat: Bu yazı reality şov/dizi/belgesel (?) hakkında spoiler ve alternatif pop müzik dedikodusu içerir.

Charli XCX'e bayılıyorum. Vroom Vroom ve Pop 2 gibi müthiş işlere imza atan ve birlikte çalıştığı insanları çok iyi seçen bu isim uzun zamandır sosyal medyadan Nasty Cherry isimli bir grubun promosyonunu yapıyordu. Kısa süre önce de bu grubun hikayesini anlatan Netflix şovunda olacağını haber verince bu kadar güvendiği bu isimler kimin nesi diye merak ederek 6 bölümlük bu değişik yapımı izledim. Dizi, Nasty Cherry grubunun kurulma ve ilk teklilerini çıkarma sürecini sözde belgesel olarak anlatıyor.

Bu yılın başlarında daha hiçbir şarkı yayınlamadan ve konser vermeden "Biz Nasty Cherry'yiz ve 2019'un en iyi grubuyuz." diyerek piyasaya giren ve Charli XCX başta olmak üzere ünlü isimlerin desteğini alan grubun kuruluş hikayesi dizide oldukça üstünkörü bir şekilde Charli XCX onları bir araya getirdi diyerek anlatılıyor. Gördüğümüz kadarıyla kızların birbiriyle alakası yok, bazılarının müzikal geçmişi bile yok. Ama hedefleri en çok tanınan rock grubu olmak. Charli de bir araya getirdiği bu gruptan çok umutlu ve kendisini yanıltmayacaklarından emin.

21 Mayıs 2019 Salı

Game of Thrones Final Sezonu İncelemesi

Salı, Mayıs 21, 2019 3
Game of Thrones Final Sezonu İncelemesi

   Merhabalar.
Yıllardır en ince ayrıntısına dikkat ederek izleyip okuyabildiğimiz kadar teori ve yorum okuduğumuz efsane dizi Türkiye saatiyle bu sabah 5 buçuk civarında sona erdi. Normalde üstüne konuşmak bile istemediğim bir sezon olmasına rağmen ileride yaşadığım hayal kırıklığını görmek adına bu sezonu ve hatta genel olarak diziyi yorumlamak istedim. Öncelikle istediğim şeyler olmadığı için beğenmeme gibi bir durumun söz konusu olmadığını belirtmek istiyorum. Eğer böyle düşünenler varsa Ned, Robb, Oberyn gibi çok sevilen bir sürü karakterin ölümünü de kimsenin istemediğini ve o zamanlarda dizinin yerden yere vurulmadığını, aksine herkesin ağzı açık bir şekilde diziyi izlediğini hatırlatmak isterim. Dizinin benim için bütün sıkıntılı yönlerini ilerleyen kısımlarda elimden geldiğince ve spoilerlı olarak aktaracağım. Ama önce genel konuşalım.

 2011'de bu dizi yayın hayatına başladığında sektöre yepyeni bir soluk getirdi. Dizinin ana karakteri gibi gözüken iyi adamın daha ilk sezondan ölmesiyle başlayan şok dalgası gittikçe büyüdü, insanlar bu diziye bağımlı oldular. Ben henüz lisenin ilk yılındayken diziye adını veren serinin ilk kitabını okuyarak bu büyüleyici evrene adım atmıştım. Dizinin 4. sezonu yayınlanmıştı ve benim hedefim kitabı okuyup o kitabın konu edildiği sezonu izlemekti. Tabii bu kadar etkileyici ve sürükleyici bir diziye başladığımın farkında değildim, o yüzden kısa zamanda diziyi bekletme fikri raftan kalkmıştı. Dizinin senaryosu George R. R. Martin'in her konuda inanılmaz detaycılığı, müthiş betimlemeleri ve etkileyici replikleriyle dolu kitaplara yetişince ister istemez ayrı yöne sapma durumu oluştu. Seneler içerisinde birçok kez kitapların ve dizinin sonunun aynı olacağına dair açıklama yapılmış olsa da D&D ve GRRM arasında ciddi bir anlaşmazlık olduğu ve bunun hikayelerin gidişatı kaynaklı olduğu çok açık. Bir türlü gelmeyen The Winds of Winter ama devam etmek zorunda olan dizi, kitaptaki önemli karakterlerin diziye dahil edilmemesi veya hikayelerinin değiştirilmesi ve sonunda GRRM'nin danışmanlık görevinden ayrılmasıyla işler yavaştan sarpa sarmaya başladı. Bunlar etkisini 7. sezona kadar minimum düzeyde gösterdi, 8. sezonda ise dizi artık bambaşka bir hal aldı. İlk 6 sezon sonrası 7 ve 8. sezonları art arda izleyecek her yeni izleyicinin de bu fikrime katılacağını düşünüyorum.


 8. sezon, malum final sezonu olması ve 1,5 sene ara sonrası gelmesiyle beklentilerin tavan yaptığı bir sezondu. Ama finale kadar öyle ilerledi ki 6 haftada beklenti ya da heyecan adına hiçbir şey kalmadı. Her bölüm sonrası sızdırılmış denmesine rağmen ihtimal verilmeyen ve herkesin alay ettiği saçma sapan senaryo eksiksiz doğru çıktı. Peki her şey berbat ötesi miydi? Elbette hayır. Öncelikle 8 sezondur her sahneye anlam katan müzikleriyle Ramin Djawadi bu sezon da kimseyi şaşırtmadı. Daha önce dinlemediğimiz Jenny of the Oldstones hem Djawadi, hem Florence Welch hem de Podrick yorumuyla unutulmaz bir eserdi mesela. Aynı şekilde 3. bölümün sonlarına doğru Night King'in Bran'a doğru yürümesiyle başlayan o sekansta çalan The Night King de sezonun unutulmazları arasında.

 Winterfell Savaşı'nın olduğu bölümün karanlık ve izlenmesi zor olması dışında sezonda görsel şölen olarak nitelendirilecek pek çok sahne var. Örneğin Dany'nin King's Landing'i yaktığı bölümün sonunda Arya'nın karşısına çıkan beyaz at sahnesi. Oldukça şairane bir sahne olmasına rağmen son bölümde hiçbir noktaya bağlanmadığını da hatırlatmak isterim. Her neyse, ben bu sezon hikayenin rezil rüsva oluşundan ne kadar mutsuzsam gördüklerimin yansıtılış biçiminden de bir o kadar mutluydum. Örneğin Winterfell Savaşı'nın karanlık ve seçilmesi zor oluşu beni iyice germişti, bölümü adeta ekrana mıhlanarak izlemiştim. Kötü hikayesi ve kurgusuna rağmen sinematografisi iyi bir iş izledik. Oyuncular da bu sene kendi zirvelerindeydi. Özellikle donuk oyunculuğundan nefret ettiğim Emilia Clarke bu sezon iyice kafayı yemiş Dany'yi çok iyi yansıttı. 


 İlk 2 bölüm giriş bölümleri olduğu için çok büyük tepki toplamadılar. Zaten fırtına öncesi sessizliğin çok güzel anlatıldığı, diziye veda niteliğindeki 2. bölüm sezonun en iyi bölümüydü. Bu bölümde herkesin ölüme hazır olması, güzel diyaloglar beni çok etkiledi. Ayrıca sırayla Jon'un ve Dany'nin Jon'un gerçek kimliğini öğrendikleri bu bölümler olması gerektiği seyirdeydi.

 Sonra sezonlardır beklenen asıl ve büyük savaşın olduğu 3. bölüm geldi ve dananın kuyruğu tam da orada koptu. 7 sezon boyunca hep asıl savaşın onlarla olduğu vurgulanan Akgezenler'i bitirmesi gereken kişinin Azor Ahai olmasını bekliyorduk. Hiçbir altyapı kurulmadan, sadece geçmiş sezonlarda Melisandre'nin Arya'ya ettiği "Sen kahverengi, yeşil, mavi gözleri öldüreceksin." lafını kullanarak akla hayale sığmaz bir şekilde Arya Night King'i öldüren kişi oldu. Ben hiçbir zaman Night King'in herkesi ordusuna katmasını isteyen değişik hayranlardan olmadım, aksine bir an önce bu savaşın yapılması gerektiğini düşünüyordum. Uzun gece nasıl bir günde biter, Night King tek darbeyle nasıl ölür gibi eleştirilere de kesinlikle katılmıyorum. Ölüleri öldürmenin yolları belli zaten, Valyrian çeliğiyle ölüp gitmesi kadar doğal bir şey yok. Zaten Night King Bran'a doğru yürümeden önce artık işi garantilediğini düşünüyordu, hiçbir zaman da kendisini riske atacak şekilde en önden savaşmadı çünkü kendisi de gayet öldürülebilir. Ama D&D'nin insanları şaşırtmak uğruna bu büyük görevi Arya'ya vermesi saçmalıktan başka bir şey değildi. Arya'nın serideki en büyük görevinin Night King'i öldürmek olması gerçekten anlamsız. Bu kız yaşayan insanlardan intikam almak uğruna Westeros'un en iyi suikastçilerinden biri oldu ve kendisi olmaktan kopamadığı için Faceless Man olmadan geri döndü. Bu müthiş hikaye 7 sezon boyunca Akgezenlerin geldiğini bilmeden yaşamış Arya'nın Night King'i öldürme misyonuyla kapatıldı. Cersei'den intikam almak için King's Landing'e giden ve orada Dany'nin yaptıklarını görüp ondan iyice nefret eden Arya hikayesi de hiçbir yere bağlanamadan kapandı. Keşke hikayesi ve karakter gelişimi düzgün kapatılamayan tek karakter Arya olsaydı.


 Şundan 2 sene öncesine kadar dizinin en sevilen karakteri Dany'ydi. Hatta Amerika'da birçok ailenin çocuklarına Khaleesi ismini verdiği haberlerine illa ki denk gelmişsinizdir. Ben çok uzun zamandır onun içindeki merhametsizlikten ve kendi kendini inandırmış olduğu kaderciliğinden hoşlanmadığım için karakterden nefret ediyordum. Hatta 6. sezonu burada yorumlarken Dany'den bahsetmek istemiyorum demişim :P Ama bu kadın hiçbir zaman bu kadar da manyak olmadı. Delirmesini Jon'un ondan daha haklı varis olmasına, ihanetlere, ejderhasının ve en yakın arkadaşının ölmesine bağladılar ama bunların hepsi o kadar hızlı, zorla ve mantık hatalarıyla dolu gelişti ki seyirciye kendini kabul ettiremedi.

 Dany'nin içinde hep bir boyun eğmeyeni yakma isteği vardı ama yarınlar yokmuşçasına koskoca şehri ve masum insanları yakması kendisinden nefret eden bana bile inandırıcı gelmedi. Ölümünü meşrulaştırmak adına safi kötü ve manyak gibi gösterilen Dany bu sezon hiç eskisi gibi değildi. Paranoyak bir Dany portresini 6 bölümde çizmeye çalışmak her şeyi yavaştan işlemiş bu diziye yakışmıyor. Sonuç olarak Dany uğruna her şeyi yaptığı Iron Throne'a bir kez oturamadan öldü. Bana kalırsa Dany ölmeliydi ve onu öldüren kişinin Jon olması da kesinlikle gerekliydi ama bu hikayenin bir şekilde sürekli bahsi geçmiş Azor Ahai'ye bağlanmamış olması beni çok rahatsız etti.

 Sezonun en güzel sahnelerinden biri Jon Dany'yi öldürdükten sonra gelen Drogon'un onu dürtüklediği ve Iron Throne'u yaktığı sahneydi. Drogon'un Jon'dan ziyade tahtı yakması çok anlamlı, ejderha annesinin bu noktaya gelmesinin sebebinin bu taht olduğunun farkında. Oldukça duygusal ve etkiliydi.


 Karakter gelişiminin çöpe atılması olayının en büyük mağduru olan Jaime Lannister'da sıra. İlk bölümde kendi kız kardeşiyle ilişkiye giren, küstah ve altın rengi saçlı bir Jaime vardı ve kendisi Bran'in sakat kalmasına neden olmuştu. Sezonlar ilerledikçe bu adam bambaşka biri oldu, ama bu öyle yavaş ve ilmek ilmek işlendi ki herkes o berbat adama hayran kaldı. Herkes Jaime'den tıpkı kehanette olduğu gibi Cersei'yi öldürdüğü bir son bekliyordu ama Jaime'ye 1. sezonda nerede başladıysa orada bitirdiği bir son layık görüldü. Beni bu sezon en çok üzen olay buydu. Jaime Lannister bu hikayeden çok çok daha iyisini hak ediyordu. 7 sezon boyunca yaşadığı her şeyin bir kenara paçavra gibi atıldığı saçma sapan bir sonu değil. Azor Ahai olmasını beklerken sözde her zaman zayıf noktası olmuş Cersei'ye geri dönmesi bu karaktere hakaret resmen. Madem bu adamın çapı bu kadardı Bran neden onu affetti? Bran'in Jaime'ye söylediği "Burada olman gerekiyordu." lafının tek bir anlamı bile yok. Olayı Brienne ile birlikte olup Cersei'ye geri dönüp kollarında ölmek olan bir karakterin Winterfell Savaşı'nda olup olmaması akışı hiçbir şekilde değiştirmezdi. Aynı şekilde zamanında Çılgınateş ile şehri ve dolayısıyla masum insanları yakacak Mad King'i öldürmüş Jaime'ye "Masumlar umrumda değil." dedirttikleri rezalet denecek bir sahne de izledik. Jaime'ye yapılanlar benim gerçekten çok canımı sıktı, düşündükçe sinirleniyorum hala :)

 Ben 6. sezonun son bölümüne kadar Cersei Lannister'ı sevmedim, sadece konu evlatları olduğu zaman her şeyi nasıl bir yana koyabildiğini görüp kişiliğini göz önünde bulundurarak takdir ederdim. Tüm çocuklarını kaybettikten sonra babasının annesini kaybettiğinde yaşadığı dönüşümü yaşayıp kaybedeceği bir şeyi kalmadıktan sonra yaptıkları beni hep etkilemiştir. Birçok kötülük yapmış olmasına rağmen Cersei adeta melekmişçesine öldü. Çaresizliği, Jaime'sinin onun için geri dönmesi, bebeğinin yaşamasını istemesi... Karakteri çok sevsem de hak ettiğinden çok daha iyi bir ölüm sahnesinin verildiğini düşünüyorum. Ama biz tüm kale yıkıldı sanarken son bölümde gördük ki meğer biraz daha ileride dursalarmış üstlerine tuğlalar çökmeyecek, yaşayacaklarmış. Bu tesadüf üstüne kurulu saçma hikaye çok sinir bozucuydu.

 Iron Throne'a oturan son kişi olan Cersei için Twitter'da okuduğum "Westeros'tan bir Cersei Lannister geçti." yorumunu alıntılıyorum ve Lena Headey'e müthiş performansı için teşekkür ediyorum. İçine edilmiş onlarca karakter arasında hiçbir hasar almadan defteri kapandığı için çok mutluyum.


 Jon Snow... 5 ve 6. sezonlarda sevmediğimi düşünsem de bu sezon gördüm ki en sevdiğim karakterlerden biri kendisi. Ve bunu bu sezonki "Dany bizim kraliçemiz, o ne derse o olur!!!" ana fikirli robotik repliklerine ve çizdikleri salak ama sadık imajına rağmen söyleyebiliyorum. Jon, Buz ve Ateşin Şarkısı'nın ta kendisiydi. Çok sonradan öğrense de meşru bir Targaryen-Stark olmasına rağmen tüm kardeşleri/kuzenlerinden daha Kuzeyliydi. Babası/dayısı Ned'e o kadar çok benziyordu ki Catelyn Jon'u her gördüğünde Ned'i hatırlıyordu. Seride hikayesi en özel karakter kendisi olsa gerek. Bir piç olarak yaşadı, dayanamayıp Duvar'a gitti, ölülerle savaştı, sevdiği kadını kollarında kaybetti, Lord Commander oldu, ihanete uğradı, öldü, dirildi, dizinin en büyük savaşlarının çoğunda en önde yer aldı, ejderha sürdü, meşru bir Targaryen-Stark olduğunu öğrendi, King in the North oldu, Varys'in ısrarlarını reddetti, Dany hakkında yanıldığını gördü, o hengamede masumları kurtarmak için elinden geleni yaptı, sonra da Tyrion'ın ısrarlarına dayanamayıp Dany'yi öldürdü. Ve bu inanılmaz hikayenin sonu ceza olarak Duvar'a gönderilmesiyle bitti. Bu konuda kendimi çok zor tutuyorum gerçekten. Dany varken de yokken de taht için en büyük aday olarak gösterilen bu inanılmaz karakteri cezalandırıyorlar. Kimin haddine diye bağırmak istedim bu olayı izlerken. 

 Tyrion Jon'a Dany'yi öldürmesi için adeta yalvardı. Yaptıklarından sonra koskoca diyarda Lekesizler ve savaşta neredeyse yok olmalarına rağmen bölünerek çoğalmış Dothrakiler haricinde Dany'yi tahtta görmek isteyen yoktu. Ama Jon kendisinden isteneni yapınca hiçbir önemi olmayan Lekesizler uğruna Westeros (özellikle de kardeşleri ve Tyrion) en büyük kahramanını harcamayı tercih etti. Jon'un tamamen Kuzey'e ait bir adam olduğunu ve makam mevki derdinde olmadığını hepimiz biliyoruz. Ama böylesine bir adamı zaten Westeros'u terk edecek Lekesizler komutanı uğruna çöpe atmak kabul edilir şey değil. Kendisi kral olmak istemeyip "Ben buraya aitim." diyerek Kuzey'e gitmeyi tercih etseydi bu konuda hiçbir eleştirim olmazdı. Ama önemi olmayan, sen kimsin dedirtecek insanların Jon'u cezalandırması kadar saçma bir iş yok. Jaime de Kral'ı öldürdü, o cezalandırıldı mı? Westeros'ta tahttaki insanı ortadan kaldırırsan tahtı ele geçirmenin cezası mı var?

 Varys'in idamı öncesinde tüm krallığa Jon'un asıl kimliğini söylediği mektuplar gönderdiğini sandığımız sahnenin de meğer hiçbir anlamı yokmuş. Çünkü tüm diyardan lordların ve leydilerin bir tanesi bile kralımız Jon olsun demedi. Yani senaristler öyle saçma bir iş yaptı ki dizinin EN BÜYÜK ters köşesi olan Jon'un bir Targaryen-Stark olması, hatta daha da önemlisi onu taht sırasında en başa taşıyan meşru bir çocuk olması bilgisi tek bir işe bile yaramadı. İlla bir kılıf uyduracaksak Dany ve Jon ilişkisinin bitmesine sebep oldu diyebiliriz. Uzun lafın kısası serinin en önemli karakterine de böyle saçma sapan bir veda etmiş olduk.

 Bu arada bütçe yetersizlikleri yüzünden Ghost'u göremiyorduk ama sonlara doğru şükür kavuştular. Sezonun güzel nadir sahnelerinden biriydi, söylemeden geçmek olmaz.


 Sansa karakter gelişimini düzgün tamamlayan nadir karakterlerden biri ve bu sezon ne dediyse haklı çıktı. Onu bağımsız Kuzey'in Kraliçesi olarak görmek beni çok mutlu etti ama abisiyle/kuzeniyle beraber yönetmelerini izlemeyi tercih ederdim. 

 Bran ise şu an diziye bakarsak kral olmak uğruna milyonları harcamış bencil bir çocuk olarak görünüyor. Night King ile bağlantısı sorusuna yanıt bulamadan veda ettik kendisine. Sakattan kral olmaz tarzı anlamsız bir eleştiride bulunmayacağım ama "Ben artık başka bir şeyim." diyerek Winterfell lordluğunu reddeden Bran'e kral olma teklifi gidince "Bunca yolu niye geldim sanıyorsun?" cevabını vermesi rezaletten başka bir şey değil. Bu konunun üstüne konuşmak bile istemiyorum. Kuzey'in bağımsız olması ama Dorne'un bağımsızlık istememesi, Bronn'un sırf bir yerden hikayeye dahil edilmek için anlamsızca Master of Coin olması, dizinin son replikleri olan konsey muhabbetinin kerhane üstüne kurulu anlamsız bir geyik muhabbet olması... Her şey o kadar vasat bir şekilde son buldu ki hala inanasım gelmiyor.

 Tyrion 2 sezondur maymuna dönmüştü. Bu sezon Sansa ile kendilerini öldürmeye hazırlanmaları, Jaime'ye vedası, Jaime ve Cersei'nin cesedini bulması gibi duygusal yoğunluğu olan nadir iyi sahnelerde yer alıyordu. Ama yine de sürekli aptalca işler yapmaya devam etti. Yine de finalden en avantajlı çıkan isim kendisi olabilir. Bu avantajını Jon'u Duvar'a göndermemek için kullanmasını da dilerdim.


 Şu an son bölümün IMDb puanı 4,5 ve 8 altına düşmeyen bir dizi için bu korkunç bir rakam. Bu kadar iyi başlamış ve devam etmiş bir işin bu kadar kötü ve sanki aceleye gelmiş gibi bitmesi insanları çok üzdü. Keşke dizi kalitesini ve çizgisini hiç bozmadan bitme imkanı bulsaydı. İnternette zilyon tane teori var diye en altyapısı olmayan, anlamsız senaryoyu eleme yöntemiyle oluşturmasalardı. İyi olan her şeyi gözden çıkartarak niye izledim bu diziyi vs. diyecek halim yok. Televizyona milyonda bir gelecek müthiş bir iş izledik. Sonu ise daima büyük bir hayal kırıklığı olarak hatırlanacak. Hepimiz bir yatırım yaptık, diziyi izledik, kitapları okuduk, teorileri okuduk, keyifle zamanımızı verdik ama sonunda yatırımımız elimizde patladı.

 Bu Buz ve Ateşin Şarkısı hakkında konuştuğumuz son yazı değil, çünkü kitaplar henüz bitmedi. Şayet yayınlanırlarsa en azından mantığa oturtulmuş bir hikayeye sahip olacağımıza inanıyorum. Sonuna rağmen böyle bir işi izlememize vesile olmuş herkese saygı duyuyorum. Eşekherif'e de ayrıca teşekkür etmek lazım tabii ki :)

27 Nisan 2017 Perşembe

Feud: Bette and Joan (2017)

Perşembe, Nisan 27, 2017 6
Feud: Bette and Joan (2017)
Bette Davis ve Joan Crawford
Buraya en son yazdığımdan beri çok uzun zaman oldu. Nerelerdeydim, neler oldu bunları başka bir yazıda anlatmayı düşünüyorum. Şimdi yayınlanacağını duyduğum günden beri heyecanla beklediğim yeni bir Ryan Murphy dizisi olan Feud'dan konuşalım.

Sunset Boulevard'ı izledikten sonra düşüncelerimi burada paylaşmıştım ve sevgili Sinemarquez bana What Ever Happened to Baby Jane?'i önermişti, hatta önerisi için kendisine bir kez de buradan teşekkür etmek istiyorum. Bu filmin çok çarpıcı bir hikayesi olduğu kesin, ama onu bir klasik yapan faktörlerden biri başrolündeki iki yıldız Bette Davis ve Joan Crawford. İkilinin müthiş bir performansı var ancak bariz bir biçimde Bette Davis'in performansı daha etkileyici. Karakterlerin birbirlerine karşı hissettikleri her şeyi size hissettiren bu iki yıldızın gerçek hayatta da birbirlerini pek sevmediklerini öğrenmek seyirciyi kesinlikle şaşırtmayacaktır. Feud, bizlere What Ever Happened to Baby Jane'in prodüksiyon döneminden itibaren Joan Crawford ve Bette Davis'in birbirleriyle ve kendi çevreleriyle olan ilişkilerini gösteriyor.

Glee dizisi yüzünden Ryan Murphy ile yıldızlarımız pek barışık sayılmaz. Glee, birkaç bölüm izledikten sonra bir daha asla izlememek üzere kapattığım ve kendimce türünün en kötü örneği seçtiğim bir diziydi. American Horror Story izleyici kitlesi tarafından sürekli methedilmesine rağmen hem Murphy ön yargım yüzünden hem de dizinin oldukça ilerlemiş olmasından onu hiç izlemedim. Ama Scream Queens'i izledim ve 1. sezonuyla benim için "guilty pleasure" tabirine uygun bir dizi oldu, izlemekten çok keyif aldım. Gelgelelim Feud'un konusu çok sevdiğim bir filmin iki yıldızının arasındaki düşmanlık olunca ve dizinin kadrosu da bu kadar güzel olunca yayınlandığı ilk günden itibaren izlemeye başladım.

Kadrosu çok güzel dedim: Joan Crawford rolünde bir Jessica Lange, Bette Davis rolünde de bir Susan Sarandon düşünün. Ve bu müthiş ikiliye ek olarak yıldızları oynayan pek çok yıldız. Oyunculuktan yana hiçbir kusur yok, kostümler ve dekorlar da bu dizinin bir dönem dizisi olduğunu adeta haykırıyor. Bette Davis'in film performansı her zaman için daha başarılı bulunmuş olsa da, Jessica Lange'in Joan Crawford performansı dizide Susan Sarandon'ın Bette Davis'inden daha etkili. Yine de pek çok kişi Lange'in Crawford'ı "ağlak" bir şekilde oynadığını söylüyor. Bence bu oldukça saçma bir düşünce, çünkü Lange'in rolüne gerçekten çok iyi hazırlandığını ve başarılı olduğunu düşünüyorum. Özellikle de Youtube'da bulunabilecek gerçek Crawford videolarını izledikten sonra.

Sadece 8 bölüm süren dizinin tek bir bölümünde bile sıkılmadım; her bölümde ayrı şeyler, gerçeğe en uygun ve seyircinin en çok hoşlanacağı şekliyle işlendi. Feud'da sadece iki büyük yıldızın birbirlerine karşı düşmanlık ilişkisini izlemiyoruz, aynı zamanda bu iki büyük yıldızın kendi hayatlarındaki ve kariyerlerindeki sorunları da izliyoruz. Örneğin hem Joan'ın hem de Bette'nin çocuklarıyla olan ilişkileri de birbirleriyle olduğu kadar problemli. Ancak bir taraftan da o dönem Hollywood'da işlerin kadınlar için ne kadar zor olduğunu görüyoruz. Bunlar gibi birçok konuyu işlemesi dizinin en güzel yanlarından biri. Benim izlerken en çok beğendiğim bölüm 35. Academy Ödülleri'nin yapıldığı bölüm ve final bölümü oldu ancak spoiler vermemek adına ikisinden de bahsetmeyeceğim.

Zaten ömrünü 8 bölümde tamamladığı için bitmesi gerekiyordu, 8 haftadır keyifle ve heyecanla takip ettikten sonra bitmesi beni üzmedi dersem yalan söylemiş olurum. Harika kurgusu, kusursuz oyuncuları ve dönemini çok güzel yansıtması ile 2017'ye ve Emmylere damgasını vuracağını düşünüyorum. Çok güzel, çok özel bir dizi olmuş. What Ever Happened to Baby Jane? filmini izlediyseniz bu diziyi de mutlaka izleyin.

24 Ekim 2016 Pazartesi

Black Mirror (3. Sezon)

Pazartesi, Ekim 24, 2016 8
Black Mirror (3. Sezon)
Nosedive
İki yıl sonra Black Mirror ekranlara artık bir Netflix dizisi olarak döndü. Ben de yaklaşık bir ay önce diziyi izlemiş ve yorumlarımı da burada sizlerle paylaşmıştım. Şimdi de bu altı bölümü burada kendimce yorumlayacağım. Yazının devamı diziye dair spoiler niteliğinde detaylar taşıyor, izlemediyseniz okumayın derim.

İlk bölüm yani Nosedive, bizlere hiç uzak olmayan bir hikayeyi konu alıyor. İnsanlar akıllı telefonları aracılığıyla birbirlerine 5 üzerinden puan veriyor. Bu puanlama fotoğraflara ya da bizzat kişiye olabiliyor. 4,5 puanın üstünde olan kişiler de hayatın daha önemli "kullanıcıları" oluyor. İnsanın aklına günümüz sosyal medyasının gelmemesi imkansız tabii ki. Sosyal medya, hayatımızı muhteşem göstermek için ideal yüzlerce platformdan oluşuyor. Her akşam yemeğinizi lüks bir mekanda yemiyor olsanız da, Instagram oraya gittiğiniz bir akşam bunu çevrenizdekilere göstermek ve statü atlamanızı sağlamak (!) için var zaten, değil mi? İşte bunu, hayatını mükemmel gösterme çabasını seçilebilecek en doğru oyuncularla diğer bölümlere göre daha az sarsıcı ama güzel bir biçimde bizlere sundu Black Mirror. Davranışlardan puan alındığı ve puan ortalaması hayat statüsünü yansıttığı için insanların ne kadar samimiyetten uzak olabileceğini de görmüş olduk. Ama dediğim gibi, bu bize hiç uzak bir konu değil. Her gün görebileceğiniz şeyler aslında bunlar. Bu arada bölümün yönetmeni Joe Wright, eklemeden olmaz.

Playtest
İkinci bölüm Playtest'in ne anlattığı bir süre anlaşılmasa da sezonun etkileyici bölümlerinden biriydi. Paranoya, psikoloji vs. konular artan sanal gerçeklik üzerinden Black Mirror'a has bir rahatsız edicilikle anlatılıyor. Bölümün Inception başta olmak üzere başka filmleri hatırlatacak bir senaryoya sahip olması genel olarak seyircilerin hoşuna gitmemiş ancak ben böyle düşünmedim. Çok derinlemesine ve özgün olmasa da güzel bir yorum getirilmiş, sonlara doğru temposu inanılmaz artmış ve finalini de çok sarsıcı bir şekilde yapmış bir bölüm olduğunu düşünüyorum.

Shut Up and Dance
En çok bu bölümü yazarken tereddüt ediyorum, çünkü hâlâ etkisinden çıkamadım. Bu bölümde, Kenny isimli, 19-20 yaşlarında, kendi hâlinde görünen genç bir erkeğin başına gelenleri izliyoruz. Bir gün bilgisayarının kamerasından bazı görüntüleri kendisine e-posta olarak gönderiliyor ve kimliği belirsiz kişilerin talimatlarına uymak zorunda kalıyor. Bu esnada da kendisine şantaj yapan aynı kişilerin başka kişilere de benzer yöntemlerle şantaj yaptığını izliyoruz. Ama sonunda bölüm boyunca acıdığımız, "Neden böyle yapıyorlar?" diye düşündüğümüz kişinin pedofil olduğunu öğreniyoruz! Ahlaki açıdan seyirci 2. sezonda White Bear bölümünde yaşadığına benzer bir şok yaşıyor. Sonlara doğru Exit Music eşliğinde, dizideki ince detayları da hatırlayarak kendimi gerçekten çok kötü hissettim doğrusu. Başroldeki Alex Lawther takdire şayan bir performans sergilemiş.

San Junipero
San Junipero hiç şaşırtıcı olmayarak en konuşulan bölüm olmayı başardı. Ben bu bölümdeki "dünyadaki cennet" fikrine bayılmış olsam da bölümden çok etkilendiğimi söyleyemem. Zaten uzun bir süre seksenli yıllardaki gayet sıradan bir hikayeyi izledik, işin bilim kurgu yanı sonradan ortaya çıktı. Bölümdeki bilim kurgu fikirlerini çok beğendiğimi ancak bölümün sıradan bir yorum getirdiği fikrindeyim. Ama asla hakkını yemiyorum; seksenler de, doksanlar da, iki binler de sinematografik olarak baktığınızda kusursuz olmuştu.

Men Against Fire
Çok güzel bir distopik hikaye anlatılıyor dizinin beşinci bölümünde. Askerlerin merhamet duyguları olmasın diye kendilerine takılan bir çiple aslında çaresiz durumda olan insanların kötü olarak gösterilmesi sağlanıyor. Başkarakterimiz de, kendi çipindeki bir problem yüzünden bu insanları normal görüyor. Olanlar seyirciyi çok şaşırtmasa da bu bölümün dizinin eski bölümlerine en yakın bölümlerden biri olduğunu düşünüyorum.

Hated in the Nation
Bana kalırsa sezonun en iyi bölümü 1 buçuk saatlik final bölümüydü. Bu bölüm, yine hiç yabancı olmadığımız, hatta her gün yenisiyle karşı karşıya kaldığımız sosyal medyada linç olayını konu alıyor. Olaylar, bal arılarının soyu tükendiği için insanların onların bir kopyasını ürettiği bir gelecekte geçiyor. Bu sisteme bir şekilde giren biri her gün Twitter'da #DeathTo etiketiyle en çok ismi yazılmış kişinin ölmesini sağlıyor. Biz de bu durumu çözmeye çalışan dedektiflerin gözünden hikayeyi izliyoruz.

Linç kültürüne hepimiz bir şekilde aşinayız. Belki bazen bizler de katılıyoruz. Ama bir kişinin ölüm fermanını sosyal medyanın gücü ile verebileceğimizi düşünmek çok korkunç bir fikir. Bölümün bu konuyu bir film tadında ele almasını takdir ettim. Ucu açık bir şekilde sona ermesi ise en sinir bozucu yanıydı bölümün. 

2017'de geri dönene kadar şimdilik Black Mirror'dan bu kadar. Dizi 1. ve 2. sezonlarındaki sürekli rahatsız eden atmosferini kaybetmiş olsa da sürükleyiciliğini kaybetmemiş. Ben bu sezonu çok beğendim, bir kez daha kara aynadan bizlere bakmış oldum. Bu sezonda müzik kullanımı aşmış seviyedeydi, bunun yanına izleyicisini kendine hayran bırakan çekimler eklenince tadından yenmez olmuş. Netflix'e geçtiği için olan kaygılarımı boşa çıkarttı. Yine de siz eski bölümlerde olan o İngiliz dizisi atmosferini beklemeyin derim. Çünkü doğal olarak artık o yok :)

9 Ekim 2016 Pazar

Stranger Things (2016)

Pazar, Ekim 09, 2016 8
Stranger Things (2016)
Yaratıcılar: Matt Duffer & Ross Duffer
Türü: Drama, korku, bilim kurgu, macera
Bölüm süresi: 55 dakika
Bölüm sayısı: 8
IMDb puanı: 9,0
Ülke: Amerika Birleşik Devletleri

Yılın en çok ses getiren yapımlarından biri şüphesiz ki temmuz ayında Netflix'te yayınlanan Stranger Things oldu. Netflix tüm sezonu tek günde yayınlıyor olmasına rağmen dizi popülaritesinden hiçbir şey kaybetmedi. Konusunu 1983 yılında bir akşam masa oyunu oynadıktan sonra kaybolan bir çocuğu ailesinin, arkadaşlarının ve polislerin onu aramasından ve bu esnada karşılaştıkları esrarengiz olaylardan alıyor.

Gizem dolu macera hikayeleri alışık olmadığımız konular değil, ki zaten dizi de kendisini seksenlerin doğaüstü klasiklerine bir aşk mektubu olarak tanımlıyor. Ama Stranger Things; günümüzün imkanlarıyla, çok başarılı oyunculuklarla, ince düşünülmüş detaylarla ve karşı koyamadığımız gizemli öyküsüyle kendini seyircisine bir çırpıda izlettiriyor. Tahmin ediyorum ki, özellikle 80'li yıllarda çocuk olmuş izleyicilerine şölen yaşatmıştır. Yaratmış olduğu konsepti eksiksiz uygulamış olması dizinin popülaritesinin en büyük sebeplerinden biri. Hedef izleyici kitlesine istediğini tamamen veriyor. Kendinizi gerçekten orada ve 80'lerde hissediyorsunuz.

Oyunculardan bahsetmemek haksızlık olur. Çocuk oyuncular, özellikle Eleven'ı canlandıran Millie Bobby Brown zaten şimdiden çok seviliyor ve başarılı bulunuyor. Küçücük yaşlarına rağmen hiç sırıtmadılar, çok iyiydiler hepsi. Yer yer Millie Bobby'yi Natalie Portman'ın küçüklüğüne benzettim. Çocukların hepsi çok tatlı ve yetenekli, benim izlemekten en keyif aldığım sahneler de çocuklara ait. Ama Winona Ryder ve David Harbour'un da eleştirilecek yanları yok diyebilirim. Kendileri de çok iyi, Winona'nın çocuğu kaybolmuş anneyi yansıtışı tam da olması gerektiği gibi. Ama abla ve abi rollerindeki Nancy ve Jonathan'ı sevemedim; hele ki Nancy'nin yakın arkadaşı olan kız ne kadar bir ikona dönüşmüş olsa da sinir bozucu bir karakterdi bence. Bu karakterlerin oyuncuları kesinlikle kötü değiller ama iyi de sayılmazlar.

Dizi ikinci sezon onayını aldı. Her ne kadar ucu açık bırakılmış bir şekilde bitmiş olsa da ben hikayenin kendini tamamladığına inanıyorum. Bu yüzden ikinci sezonu ne kadar bekliyor olsam da biraz tereddütlü yaklaşıyorum. Yine de ikinci sezon, ilk sezonun ne kadar sürükleyici ve başarılı olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Hâlâ izlemediyseniz pişman olmayacağınız bir sekiz saat geçirmek adına kaçırmayın diyorum. Hele ki 80'lere ilgi duyuyorsanız :)

15 Eylül 2016 Perşembe

Black Mirror (2011-)

Perşembe, Eylül 15, 2016 4
Black Mirror (2011-)
Sürekli verilen uzun araların birinin daha sonundan merhaba! Yaz mevsimi artık bittiğine göre buraların eskisi gibi dolu dolu olacağına eminim. Buna seviniyor olsam da yeni bir sezonun açılıyor olmasına çok mutlu olduğumu söyleyemem. Hâl böyle olunca ben de kendimi dizilere verdim. Aslında izlediklerimi tek bir yazıda tamamen yazmak isterdim ama ne yalan söyleyeyim, yayın sayım artsın istediğimden hepsini tek tek yorumlayacağım.

Yorumlamalarıma, 7 çarpıcı bölümden oluşan ve kendini bir çırpıda izleten Black Mirror'la başlamak istedim. Muhtemelen bu isim size yabancı değildir, çünkü dizi yayınlandığı günden itibaren çok büyük ses getirdi. Channel 4'da yayın hayatına başlayan diziyi Netflix bünyesine kattı ve altısını 21 Ekim'de, diğer altısını da 31 Ekim'de yayınlamak üzere on iki bölümlük 3. sezonu yayınlayacağını açıkladı. Bu konuda fikirlerimi en son söyleyeceğimi belirterek dizi hakkındaki görüşlerime geçiyorum.

Genel olarak çok da uzak sayılmayacak geleceklerde, teknoloji ve teknolojinin epeyce etkilemiş olduğu insan ilişkilerini konu alıyor dizi. Her bölüm farklı oyuncular, farklı kurgular görüyoruz. Bu bambaşka bölümlerin ortak noktasıysa, bitirdiğiniz zaman birisi suratınıza okkalı bir tokat atmış gibi hissettiriyor olmaları. Daha önce kimsenin açıklık getirmemiş olduğu, kimsenin irdelemediği konuları ele almıyor. Zaten günümüz insanını daha gelişmiş gelecek insanı metaforunu -hatta belki de distopya denebilir- kullanarak eleştirdiği gayet ortada. Ama bu dizinin izleyicisine eleştirisini sunuş şekli çok başka, çok sert. Dizinin adı yani kara ayna diziyi tam anlamıyla özetliyor. Bu kara ayna da insana ağır gelebiliyor, ki ben pek çok bölümden sonra kendimi kötü hissettim. Ama sonucundaysa çok beğendiğim bir yapım olduğunu kesinlikle söyleyebilirim. Çünkü çoğu bir yerden tanıdık olan oyuncularımız da dizinin senaryoları kadar başarılı. Hazır yeni sezon yoldayken ve bölüm sayısı bu kadar azken mutlaka izlemelisiniz.

Bölüm demişken, biraz da o konuya gelelim. Bu dizi yukarıda da belirttiğim gibi çok çarpıcı bir şekilde eleştirisini yaparken Netflix'e geçti. Diğer sezonlara göre şaşırtıcı olarak 12 bölümden oluşan bir yeni sezon bizi bekliyor. İlk duyulduğunda bu kulağa hoş geliyor olabilir ancak ben biraz tereddütteyim doğrusu. Seyirciye bir şeyler göstermekten ziyade ticari kaygıyla çekilebilecek olma ihtimalini düşünüyorum, ama umarım yanılıyorumdur.

Yazının devamı dizideki bölümler hakkında, diziyi izlemediyseniz okumayın derim :) 

27 Haziran 2016 Pazartesi

Brace Yourselves: Winter Has Come!

Pazartesi, Haziran 27, 2016 6
Brace Yourselves: Winter Has Come!
10 haftadır bizim pazartesi günlerimizi şenlendiren dizi sezon finaline bomba bir şekilde girdi. Ben de sezon finalini dayanamayıp canlı yayından izledim ve sabahın altısında tüm sezona dair bir yazı hazırlamaya karar verdim :) 6. sezonun tamamına dair spoiler içerdiği için sezon finalini izlemeden yazıyı okumamanızı tavsiye ederim.

25 Nisan 2016 Pazartesi

Game of Thrones 6. Sezon 1. Bölüm İnceleme

Pazartesi, Nisan 25, 2016 14
Game of Thrones 6. Sezon 1. Bölüm İnceleme
Sonunda epey uzun bir bekleyiş sona erdi. 6. sezonun ilk bölümünü izlemediyseniz kesinlikle okumayın derim.

Bildiğiniz üzere dizi artık kitaplardan bağımsız hareket ediyor. Bu yüzden kitapları okusak dahi neler olacağını tam olarak kestiremiyoruz. Zaten zilyon tane fan teorisi var ve hayranlar da deli gibi bunları okuyorlar, teoriler de popüler kültür içerisinde yer ediniyor. Bu yüzden hem George R. R. Martin'in hem de dizi ekibinin fan teorilerinden çok çektiğine eminim. Malumunuz beklenmedik şeyler yapmayı istiyorlar. Bir de yapımcılar bu sezonun en iyi sezon olduğunu pek çok kez belirttiler, umarım gerçekten öyle olur.

27 Aralık 2015 Pazar

Zankyou no Terror (2014)

Pazar, Aralık 27, 2015 4
Zankyou no Terror (2014)
Adı: Zankyou no Terror / Terror in Resonance
Yönetmen: Shinichiro Watanabe
Seslendirenler: Kaito Ishikawa, Soma Saito, Shunsuke Sakuya, Atsumi Tenazaki, Megumi Han
Bölüm sayısı: 11
IMDb puanı: 8,2
Ülke: Japonya

Kendilerine Sphinx adını veren iki gencin internette yayınladığı bir videodan sonra tıpkı videoda bahsettikleri gibi Tokyo'da saldırılar başlar. Bu saldırıdan sonra Sphinx internette videolar yayınlamaya devam eder. Videolarında polis teşkilatına bilmeceler sorarlar. Peki polis teşkilatı bu bilmeceleri çözebilecek midir?

Başladığım gibi bitirdiğim psikolojik gerilim türündeki bu animeyi gerçekten sevdim ve başarılı buldum. Çizimleri, karakterleri, karakterlerin geçmişi ve geçmişlerinin kendileri üzerindeki yansımaları, konunun işlenişi ve kısa tutulması kesinlikle animenin kalitesini ve etkileyiciliğini artırdı. Hikayesi sizi kendine çekiyor, acaba ne olacak diye düşündürüyor. Hüzünlendiriyor da, gülümsetiyor da.

Karakterleri gerçekten çok sevdim. Her birinin hikayesinde derin bir kurgu var. Ancak çoğunluk gibi ben de Lisa karakterini pek sevemedim. Animeye pek uyan biri değildi, ama yine de seriye katkısı tamamen kendi kişiliği sayesinde olduğundan seride yer alması iyi olmuş. Bunun dışında tüm karakterler tıpkı hikaye gibi hayranlık uyandırıcıydı. Ayrıca sosyal medyanın insan üzerindeki etkisini işleyişi kesinlikle hoşuma gitti.

Başarılı ve bir o kadar da hüzünlü bir final verdi. Kısa olmasına rağmen eminim ki izleyicisine kendini daima hatırlatacaktır.

"Remember us, remember that we lived."

28 Kasım 2015 Cumartesi

Code Geass (2006-2008)

Cumartesi, Kasım 28, 2015 1
Code Geass (2006-2008)
Lelouch vi Britannia, Zero
Adı: Code Geass / Kodo Giasu
Hikaye: Ichirō Ōkouchi
Yönetmen: Gorō Taniguchi
Seslendirenler: Jun Fukuyama, Yukana, Takahiro Sakurai, Ami Koshimizu, Tetsu Shiratori, Kikuko Inoue, Mitsuaki Madono, Fumiko Orikasa,...
Bölüm sayısı: 1. sezon 25+4 özel bölüm, 2. sezon 25 bölüm
IMDb puanı: 8,8 (1. sezon) - 8,9 (2. sezon)
Ülke: Japonya

10 Ağustos 2010'da, Britanya İmparatorluğu Japonya'ya savaş açar. Japonya, Britanya İmparatorluğu'nun en yeni silahı olan "Knightmare Frame"e karşı hiçbir şey yapamaz ve istila edilir. Japonya’nın adı “Alan 11” olarak değiştirilir ve vatandaşlarına da "11ler" adı verilir. Japonya'da yaşayan Britanyalı Lelouch, Britanya’yı yok edeceğine yemin eder.

Savaştan yedi yıl sonra, Lelouch lisede okumaktadır. İçinde askeri bir sır barındıran kamyonu çalan teröristler yoldan çıkarlar. Lelouch, kontrol etmek için kamyonun yanına gider. Duyduğu ses yüzünden içine bakmak ister ancak içeride mahsur kalır. Kamyon tekrar hareketlenir, üstelik peşlerinde Britanya özel kuvvetleri vardır. Teröristlerden Kallen, Nightmare olarak adlandırılan dev robot ile karşı saldırıya geçer. Kaçmayı başaramayan Lelouch kamyonun içerisinde yakalanır. Onu yakalayan çocukluk arkadaşı Suzaku’dur. Bu sırada kapalı olan bölme açılır ve içinden esrarengiz bir kız çıkar. Bu sırada olay yerine gelen Britanya askerleri Lelouch ve kızı yakalar. Leouch'un vurulmasına engel olmak isteyen Suzaku, Britanya askerleri tarafından vurulur. Lelouch’un öldürülmesine engel olmak isteyen kız da vurulur, ölmeden önce Lelouch’a özel bir güç olan geass'ı verir. Lelouch, bu gücü Britanya İmparatorluğunu yok etmek için kullanmaya karar verir. (alıntıdır)

Uzun zamandır izlediğim bu anime hakkında karışık hislere sahibim. Yorumum da büyük ihtimalle dengesizce olacaktır, ben şimdiden af dileyeyim sizlerden. Ayrıca devamı spoiler içeriyor.

Anime bol aksiyonlu ve kanlı, ayrıca sürekli olarak ters köşe ediyor. Zekice stratejiler üzerine kurulmuş zeka oyunları bulunduruyor. Burada baş karakterimiz kesinlikle zeki ve hırslı olan Lelouch Lamperouge. Geçmişindeki kötü anılardan sonra kız kardeşi Nunnally üzerine kurduğu güzel dünya ideallerini insanların hareketlerini yönetebilme gücü olan geass ile gerçekleştirme kararı alır ve Zero olur. İsyanın başı olan Zero maskeli bir semboldür aslında. Ama Lelouch'un zekice hamleleri ile isyan büyür ve bir savaşa dönüşür. Buraya kadar az çok Lelouch'u çözdüğünüze göre ben karakter bolluğundan yakınayım. Gerçekten çok fazla karakter var ve bu karakterlerin çoğu gereksiz. Seriye bir getirisi olmadığı gibi seriden soğutuyorlar.

yukarıdan aşağı: Lelouch (Code Geass), Light (Death Note)
1. sezon güzel başladı, Knightmare teknolojisi dışında mantık hataları ve olağanüstülüklerle devam etti ancak Lelouch/Zero gerçekten sağlam bir karakterdi ve sırf bu yüzden sabırla izlemeye devam ettim. Lelouch'u sevme sebeplerim her seferinde kazanmaması, hırsları ve içinde kalan merhamet duygusu oldu. İnsaniydi ama yine de şeytani bir yanı vardı. Ta ki uzun süre sıkıcı ve saçma olan 2. sezonun sonunda kendisini gerçekten tanıyana dek! Stratejisini bozmayan ama insaniyetten uzaklaşmayan Lelouch'un aslında gerçek kahraman olduğunu gördük ve ters köşenin en büyüğü ortaya çıktı. Burada da akıllara bu seri ile sürekli kıyaslanan Death Note geldi. Kurgu olarak kesinlikle mükemmel olan Death Note'un ana karakteri Light Yagami'nin aksine Lelouch vi Britannia iyi bir karakter. Kesinlikle ondan daha gerçekçi. Lelouch'un psikolojisini ve stratejilerini izlemek bana çok keyif verdi. Bunun yanı sıra özellikle Lelouch'un seiyuusu yani seslendirme sanatçısı Jun Fukuyama'nın performansından da bahsetmemek olmaz. Ama Code Geass'ın çocuksulaşan senaryosu, fazla karakterleri ve berbat müzikleri seriyi kesinlikle aşağı çekiyor.

Mutlak iyi, mutlak kötü kavramlarını kesinlikle düşündüren bir anime. Özellikle son on bölümü çok başarılıydı. Muhteşem finalinde seyircinin hayal gücüne bırakılan onlarca şey var, bu yüzden mangasını biraz araştırmayı düşünüyorum.

İzlemeyi düşünüyorsanız bence hemen sarmayacaktır ancak yavaş yavaş izleyince seveceksiniz.

"Kralların gücü olan geass sadece yalnızlık getirir."