vulnicure: Kitaplar
Kitaplar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kitaplar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Ekim 2022 Cuma

211022

Cuma, Ekim 21, 2022 29
211022

Dün heyecanla Taylor Swift şarkılarını sıraladım, bugün albüm geldi. Türkiye saatiyle sabah 7 gibi çıktı sanırım. Ben bugün erken uyanmıştım ama hemen dinlemek istemedim. Biraz bekledim, öğlene doğru dinledim. Böylesine popüler bir ismin yeni işini dünyayla aynı anda dinlersem insanların anlık fikirlerini merak ediyorum, sosyal platformlardan canlı olarak okumaya çalışıyorum. Öyle olunca başkalarının fikirleri beni de etkileyebiliyor, ben de sadece kendi fikirlerimi dinlemek istedim sanırım. Tabii ki tek dinleyişle fikirlerim kesinleşmedi ama ilk izlenimim kocaman bir hayal kırıklığına uğradığımdan ibaret maalesef. Biraz daha dinleyince ve albüme dair fikirlerim oturunca muhtemelen buraya da bir şeyler karalarım ancak şimdilik ben Folklore'dan devam edeceğim.

Son günlerim hızlı ve yoğun geçiyor, nereye gittiğimi bilmediğim ama geride kalmamak adına kalabalıkları takip ettiğim bir yarışta gibiyim. Bir de sürekli ufak tefek rahatsızlıklar yaşıyorum. Yorgun olduğumu hem ruhen hem bedenen hissettiğim için hazır vizelere tek basamaklı günler kalmamışken şu yarışa ufak bir ara vermek istedim. Boğaz'ın o hafif yağmurlu, serin havasına ihtiyacım varmış meğer. Bir süredir görüşemediğim bir arkadaşımla buluştum, Rumelihisarı taraflarına gittik. Boğaz manzarası eşliğinde sıcak bir kahve sonrası vapur saatine yetişebildiğimiz yere kadar gidelim diyerek başladık yürümeye, kısmetimiz Emirgan İskelesi’ne kadarmış. Bu rotalarda yürümenin ayrı bir keyfi var ve İstanbul'da başka yerlerde olmayan bir keyif bu, vapurla Beşiktaş veya Kadıköy’e geçtiğimde onun kırıntısı bile kalmıyor çünkü. Tüm olayı en azından hafta içinde deneyimlenebilen sakinliği sanırım. Al kahveni, yürü. Yalıların önünden geçerken "Burada kimler kimler var, ne hayatlar yaşıyorlar acaba?" diyen meraklı ama bunu çok da belli etmeyecek temkinli gözlerle etrafa bak. Hep içinde "Sakin ol champ, evdeyim." diyecek insanların olduğu bir yalıyı bizzat içeriden görmek istemişimdir.

9 Mayıs 2022 Pazartesi

Bayram Şekerleri

Pazartesi, Mayıs 09, 2022 19
Bayram Şekerleri

Bir bayram daha ne oldu ne bitti anlayamadan geçti gitti. Bu sefer tatil kısaydı, hava maalesef epey kötüydü ancak bunlara rağmen uzun zaman sonra ilk defa eskisi gibi bir bayram ortamı oldu. Hoş, bu iyi mi oldu kötü mü oldu bilemiyorum çünkü bizim ailede rahatsızlıklar başladı bile. 2 sene boyunca salgın kurallarını ciddiye aldım, insanlar bu konuda komplo teorisyenliği veya yersiz şakalar yaptığında kamu spotuvari hallere büründüm ama artık tedbirler azalıyor, insanlar toplu ortamlara maskeyle gidince gülüyor; ben de tek başıma koca salgına kafa tutamıyorum tabii. Yine de gittikçe gevşeme konusunda rahat da, mutlu da değilim. Evlere kapanalım demiyorum kesinlikle ama en azından maskeyi kapalı alanlarda hayatımıza entegre etmeye devam edelim, bundan gocunmayalım istiyorum. Gel gör ki bizim insanımızla bu iş zor. Ucunda hastalık olunca bile korkmuyorlar. "Ne olcak ki, bende bir şey yok." deyip geçiyorlar.

Bu bayram Ukrayna'dan misafirimiz geldi; kendisi 30 saatlik bir otobüs yolculuğu sonrası İstanbul'a ulaştı, 60 yaş altı erkeklere çıkış yasağı devam ettiği için eşi onunla gelemedi. Geldiği otobüs bomboşmuş çünkü otobüse bineceklerin kalkış noktasına giden trene saldırı olmuş, bu da Ukrayna halkının şu an içinde bulunduğu realiteye dair çok şey anlatıyor diye düşünüyorum. Sağlıklı ve dinç bir şekilde kendisini görmek; simültane çevirilerle Ukraynaca, İngilizce ve Türkçenin iç içe geçtiği uzun sohbetleri etmek çok keyifliydi. Savaş mevzularına girip can sıkmak istemesek de kaçınılmaz bir şekilde konu oralara geldi. Benim anladığı kadarıyla halk olarak her şeye rağmen gelecek günler için umutlular, ülkelerine ve birbirlerine her zamankinden daha fazla bağlılar. Kendi içlerinde sürekli yardımlaşma ve paylaşım halindeler ancak yine de yaşlıların ilaçları sıkıntı yaratıyor. Bizim misafirimiz, ki bakmayın misafir dediğime, kendisi ailedendir, Sovyet döneminde doğan bir Ukraynalı. Dolayısıyla yetişme çağında Rusça öğrenmiş, zaten Ukrayna halkı da genel olarak hep Rusça konuşuyordu. Şimdi kendi içlerinde de tamamen Ukraynaca konuşmaya geçmişler ve kendisinin arada kelimeleri bilmediği oluyormuş, bundan bahsetti. 

Neyse, biraz da güzel şeylerden bahsedelim, sonuçta bu bir bayram yazısı. Ailemin çok özlediğim üyelerini uzun zaman sonra bir arada gördüm. Ankara'dan kuzenim geldi, aylar sonra tüm kuzenler oturup muhabbet ettik. Gece 2'de köydeki evde bulunan eski bir makinede yaptığımız köpüğü bulaşık köpüğünden hallice Türk kahvelerini içtik, her şeyden konuştuk. Daha ne isterim? :) 

28 Nisan 2022 Perşembe

Cumhuriyet Dönemi Romanları | BCP

Perşembe, Nisan 28, 2022 21
Cumhuriyet Dönemi Romanları | BCP

 

Blogları Canlandırma Projesi'nin nisan teması "1900'lü yıllarda geçen eserler, nostalji ya da siyah beyaz" idi. Ben de bu temaya dönemleriyle giren klasikleşmiş 6 Cumhuriyet dönemi Türk edebiyatı romanını seçtim. Romanların bazıları 19. yüzyılda başlıyor ancak içeriklerinin genel kısmı 20. yüzyıla tekabül ediyor.


REŞAT NURİ GÜNTEKİN - YAPRAK DÖKÜMÜ:

Fenomenleşen uyarlama dizisinden konusuna az çok hakim olduğumuz Yaprak Dökümü'nün hikayesi Ali Rıza Bey adlı değerlerine bağlı, eski toprak bir memurun eşi ve beş çocuğuyla İstanbul'a gelişiyle başlıyor. Çalıştığı şirkette yaşanan bir olay sonrası orada daha fazla bulunmak istemeyen Ali Rıza Bey istifa ediyor ve ilerlemiş yaşı sebebiyle başka iş bulamıyor. Bu olaydan sonra Ali Rıza Bey'in ev halkı üzerindeki itibarı yavaş yavaş kaybolmaya ve aile dağılmaya başlıyor.

Ben bu kitabı amacı bunun tam zıddı olmasına rağmen gülüp eğlenerek okudum. Ailenin yaşadıkları, bunların karşısında Ali Rıza Bey'in gittikçe pasifleşip hissizleşmesi ve malum diziye az çok kulak aşinalığı olanların hatırlayacağı sahnelerle heyecanla sayfaları çevirdim durdum. Kitap hacmiyle oldukça küçük olmasına rağmen geniş bir zaman dilimini anlattığı için derinlikli bir işleyişi yok, olaylar hep pat pat sıralanıyor gibi hissettiriyor. Yine de yazıldığı dönem baz alınınca yalın diliyle kendini sevdiriyor. Reşat Nuri'nin kitaplarının fiyatlarının uçukluğu karşısında şimdilerde 50-60 TL'ye edinmek biraz güç olsa da kütüphanelerden ya da ikinci el satış yapan yerlerden temin edilebilirse sürükleyici hikayesiyle okumaya değer.

25 Nisan 2022 Pazartesi

Taylor Jenkins Reid - Evelyn Hugo'nun Yedi Kocası | BCP

Pazartesi, Nisan 25, 2022 20
Taylor Jenkins Reid - Evelyn Hugo'nun Yedi Kocası | BCP

Blogları Canlandırma Projesi'nin nisan ayı için belirlenen "1900'lü yıllarda geçen eserler, nostalji ya da siyah beyaz" temasına üçte iki yaparak giren bu kitabı okumayı uzun zamandır istiyordum. Bu istekte kitabın Goodreads'teki yüksek puanı ve yabancı kitap bloggerları arasındaki büyük popülaritesi etkiliydi ancak etiket fiyatı üç basamaklı sayılara kadar çıktığı için satın almaya bir türlü elim gitmiyordu. Sonunda kitabı Amazon'da güzel bir indirimde yakalayınca kaçırmak istemedim ve alıp çok kısa sürede okudum. 

Kitap, sektörde pek de tanınmayan Monique adlı bir muhabirin yaptığı röportaj üzerinden Hollywood'un en görkemli yıllarında bir ikon olmuş Evelyn Hugo'nun başarılar ve skandallarla dolu hayat hikayesini anlatıyor. Ancak lüks restoranlar, unutulmaz roller, koca ömre sığan 7 evlilik derken Evelyn Hugo'nun hayatının asıl anlamı olan ilişkisi ve bu uğurda yaşadıkları kitabın asıl konusu. Evelyn günah çıkarırcasına tüm öyküsünü eksiksiz anlatıyor ve muhabirin bu öyküyü o öldükten sonra yayınlamasını istiyor ancak tek bir şartı var: Bu öyküyü yayınlayan -ya da yayınlamayan, tercih onun- Monique olacak. Evelyn gibi efsane bir isimle herhangi bir bağlantısı olmayan ve işinde pek de yükseklerde olmayan Monique bir yandan hikayeyi dinlerken bir yandan bu işin neden kendisinden istendiğini anlamaya çalışıyor.

26 Mart 2022 Cumartesi

Mihail Bulgakov - Genç Bir Doktorun Anıları | BCP

Cumartesi, Mart 26, 2022 31
Mihail Bulgakov - Genç Bir Doktorun Anıları | BCP


"Şu aritmetik insafsız bilim. Yüz hastanın her birine beş dakika harcadığımı varsayalım, beş dakika! Beş yüz dakika eder, saate vurursan sekiz saat yirmi dakika... Dikkatinizi çekerim, üstelik art arda... Otuz tane de yataklı hastam vardı. Ayrıca ameliyat da yapıyordum."

 Blogları Canlandırma Projesi'nde bu ayki temamız Tıp Haftası idi. Aslında bu yazıyı tam da Tıp Bayramına denk getirmeyi çok istemiştim ancak o esnada okul için yetiştirmem gereken kitaplar vardı, onları okumaktan temaya uygun kitap seçmeye bir türlü zaman ayıramadım. Ay sonuna kısmetmiş.

Kitap devrim yıllarında, Tıp Fakültesinden yeni mezun olmuş bir doktorun şehirden uzak bir kasabaya gelişiyle başlıyor. Doktor yeni mezun oluşunun etkisiyle sudan çıkmış bir balık gibi hissediyor, teorik kısmını başarıyla öğrenip dereceyle bitirdiği eğitimini pratiğe dökme konusunda bocalamalar yaşıyor. Bir yandan da geldiği ücra kasabanın batıl inançlarıyla, halkın onu genç ve tecrübesiz görüp kâle almayışıyla mücadele ediyor.

13 Mart 2022 Pazar

Son Zamanlarda Okuduğum Mangalar | BCP

Pazar, Mart 13, 2022 14
Son Zamanlarda Okuduğum Mangalar | BCP

 Bu yazımda Blogları Canlandırma Projesi'ne biraz gecikmeyle de olsa katıldığımı söylemiştim. Projenin şubat temasına son anda katılma şansını yakaladım ancak mart temasına geçmeden ilk ayın teması "Uzak Doğu ve Çizgi Roman"a dair tam bir yazı da blogumda olsun istedim. Zaten blogum bu sıralar sürdürdüğüm Oscar maratonu sebebiyle filmlerle doldu, biraz çeşitlilik katmanın tam sırası sanki. Okuduklarım üzerine yazmaya henüz cesaret edemiyorum, bu küçük de olsa bir adım olur diye umuyorum.

Daha önce burada okuduğum mangaları paylaştım mı pek emin değilim ancak manga okumayı çok seviyorum. Aslında bu sevgi uzun zamandır vardı ancak ülkemizde mangaların son yıllarda çok daha fazla insana hitap edecek şekilde çeşitli olarak basılması ve benim Kadıköy'deki Gerekli Şeyler mağazasını keşfetmem bu sevgiyi çok daha yukarıya çekti. Yine de mangalar diğer kitaplar kadar çok sayıda basılmıyor ve uzun serilere atılırsanız rafınız hep eksiklerle dolu oluyor. 2. el mangalar ise o kadar pahalı ki aylarca ve hatta bazen 1-2 yıl baskı beklemeyi tercih eder hale geliyorsunuz. Eksik kitabınızı almak için bekleme sürecine girerseniz bu sefer aradan geçen zaman dilimiyle bazen seri için önem arz eden detayları unutuyorsunuz. Yani manga okuyucuları için durumlar zor :) Ancak yine de siyah-beyaz çizimlerin anlatısına bir kez kapılınca bırakmak pek mümkün değil.

19 Haziran 2017 Pazartesi

Stefan Zweig - Bir Kadının Yaşamından Yirmi Dört Saat

Pazartesi, Haziran 19, 2017 6
Stefan Zweig - Bir Kadının Yaşamından Yirmi Dört Saat
Özgün adı: Vierundzwanzig Stunden aus dem Leben Einer Frau
Yazarı: Stefan Zweig
Çeviren: Mahmure Kahraman
Sayfa sayısı: 71
Yayınevi: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları

  Kitap, Henriette adlı saygın bir kadının yakışıklı ve genç bir adamla birlikte kaçıp ailesini bırakmasını ele alarak başlıyor. Madam Henriette'in kaçmadan önce ailesiyle kaldığı oteldeki diğer konuklar onun arkasından hararetli tartışmalara girişiyorlar. Kitabın anlatıcısı da bu tartışmalarda Madam Henriette'in arkasından atıp tutanlara "Ben şahsen bir kadının özgürce ve tutkuyla içgüdülerinin peşine takılmasını, genellikle alışılageldiği üzere, kocasının kollarında onu kapalı gözlerle aldatmasından daha dürüst bulurum." şeklinde karşı çıkarak onlardan tepki çekiyor. Ancak oteldekiler arasında büyük bir saygınlığa sahip Mrs. C onun bu sözlerinden sonra onunla arkadaşlık kurmaya başlıyor ve bir gün anlatıcıya kendisinin hayatını değiştiren yirmi dört saatini anlatmaya karar veriyor. Kitabın asıl hikâyesi Mrs. C'nin bu yirmi dört saatine ait.

Stefan Zweig onu ilk okuduğumda beni kendisine hayran bırakan bir yazar olmuştu. Nasıl olmasın ki? Zweig'da sade ama bir o kadar da etkileyici bir üslubun yanı sıra muazzam bir karakter analizi yapma yeteneği var. Bir Kadının Yaşamından Yirmi Dört Saat adlı bu uzun öyküsü de onun bu yeteneğinden nasibini almış. Mrs. C anlatıcıya eğer kendisi Anglikan mezhebinden değil de Katolik olsaydı çoktan günah çıkarak bu yirmi dört saatin yıllar sonra bile üzerinde kalmış etkisinden kurtulacağını, arınacağını söylüyor. Bu yüzden bu hikâye aslında bir günah çıkarma veya insanın kendisiyle hesaplaşması olarak görülebilir. Zweig bu hesaplaşmayı okuyucu için vurucu bir şekilde yapıyor. Zaten incecik bir kitap olduğu için ben elime aldığım gibi bitirdim, bırakamadım. Ama daha da önemlisi kitabı bittiği zaman üstüne uzun süre düşündürecek kadar derin buldum. Normalde olumlu bakamayacağımız bir konuya daha farklı açılardan baktığı için ve de sonunda zamanın insan üzerindeki hissizleştirici etkisini gösterdiği için... 

Mrs. C karakterinin işlenişi baştan sona kusursuzdu. Madam Henriette olayıyla vuku bulan anlatıcıyla tanışma, ona kendini açabilme evresiyle günah çıkarmaya başlıyor Mrs C. Sonrasında nasıl bir insan olduğunu, neler hissettiğini, neler yaşadığını okuyarak kendisini tanıyoruz. Bu kadar az sayfayla bu kadar ince bir şekilde karakterin işlenmesi kesinlikle hayranlık uyandırıcı. 

Bu uzun öyküden sonra daha çok Stefan Zweig okumak şart oldu.

Herkesçe malum olaya, bir kadın yaşamının bazı anlarında kendi iradesi ve deneyimi dışında gizemli güçlerin etkisinde kalır şeklinde olumsuz yaklaşmak, aslında yalnızca kendi içgüdümüze ve doğanın şeytani yönlerine karşı duyulan korkuyu ifade ediyor, "kolayca baştan çıkarılanlara" göre kendini daha güçlü, daha akıllı ve daha temiz hissetmek bazı insanlara haz veriyor olmalı. Diğer yandan, ben şahsen bir kadının özgürce ve tutkuyla içgüdülerinin peşine takılmasını, genellikle alışılageldiği üzere, kocasının kollarında onu kapalı gözlerle aldatmasından daha dürüst bulurum, dedim. (sf. 8)

O zaman içimi acıtan şey hayal kırıklığıydı... o genç adamın o denli itaatle gitmesinin verdiği hayal kırıklığı... beni durdurmak, yanımda kalmak için hiçbir girişimde bulunmaması... oradan ayrılıp gitmesi konusundaki ilk arzuma minnet ve saygıyla boyun eğmesi... beni kendine çekmek için bir şey yapmak yerine... beni yoluna çıkan bir azize gibi görmesi sadece... ve beni görmemesi... bir kadın olarak hissetmemesi.
Bu benim için bir hayal kırıklığıydı... kendime ne o zaman ne de sonra itiraf edebildiğim bir hayal kırıklığı; oysa bir kadının duyguları, söze dökmeden ve bilincinde olmadan da her şeyi bilir. Zira... artık kendimi daha uzun süre kandırmayacağım; o adam bana o zaman sarılsa, beni o zaman istese, onunla dünyanın öbür ucuna giderdim, hem kendi adımı... hem çocuklarımınkini lekelerdim... insanların dedikodularına aldırmaz, mantığımın sesini dinlemez, Madam Henriette'in daha bir gün öncesinde tanımadığı Fransız genciyle yaptığı gibi, onunla kaçardım... nereye, ne zamana kadar diye sormaz, önceki yaşamıma bir an bile dönüp bakmazdım... paramı, adımı, mal varlığımı, onurumu onun uğruna feda ederdim... dilenirdim, bu dünyada onun beni sürükleyebileceği her türlü aşağılanmaya razı olurdum belki de. İnsanların ayıp dediği, saygın gördüğü her şeyi görmezden gelirdim, şayet ağzından bir sözcük olsa çıksa, bana doğru bir adım atsa, beni anlamayı denese, o an ona tüm kalbimi verirdim. Ama... size söyledim ya, bu garip tavırlı adam bana ve içimdeki kadına göz ucuyla bile bakmıyordu... ben ona teslim olmaya hazırdım, onun aşkıyla yanıp tutuşuyordum ki bunu ilk olarak kendimle baş başa kaldığımda anladım, onun aydınlık, deyim yerindeyse melek gibi yüzünü heyecana boğan o tutkuyu, içimin karanlık dehlizine düşüp terk edilmiş bir kalbin boşluğunda fırtına yaratınca anladım. (sf. 55-56)

Ama sonuçta zaman her şeyin ilacı, alınan yaşın da tüm duygular üzerinde özel ve hafifleştirici bir etkisi var. Ölümün yaklaştığını hissettikçe, ölümün gölgesi yolunuzun üzerine simsiyah düştükçe, olaylar gözünüze eskisi gibi batmıyor, derin duygularınıza artık aynı şekilde seslenmiyor, tehlikeli gücünden çok şey kaybediyor. (sf. 69)

18 Ocak 2017 Çarşamba

Sabahattin Ali - Kuyucaklı Yusuf

Çarşamba, Ocak 18, 2017 2
Sabahattin Ali - Kuyucaklı Yusuf
Yazarı: Sabahattin Ali
Sayfa sayısı: 220
Yayınevi: Yapı Kredi Yayınları

"Bu manasız ve yabancı hayatta bir tek şeye hakikaten sarılmış, hakikaten inanır gibi olmuştu. Bu da karısı idi. Muazzez'in varlığı Yusuf için büyük, boşlukları dolduracak mahiyette bir şey değildi, fakat onun yokluğu müthişti. Onun bu kadar sebepsiz yere, bu kadar insafsızca Yusuf'un hayatından koparılması çıldırtacak kadar acı idi. Hayatında asıl aradığı şeyin Muazzez olmadığını biliyordu, fakat Muazzez olmadan bunu aramaya muktedir olmayacağını sanıyordu."

Kuyucaklı Yusuf Türk edebiyatının belki de en romantik kahramanıdır. Hayatın ve insanların zalimliği karşısındaki naif duruşu ile bir yandan trajik bir sona ilerlerken, bir yandan da yaşadığı lirik aşk hikayesinin kahramanı olarak edebiyat tarihinde yerini almıştır.

Sabahattin Ali büyük romanı Kuyucaklı Yusuf'ta lirik ve romantik bir kahramanın yanı sıra, zalim ve ağulu bir taşra portresini bütün aktörleriyle gözümüzde canlandırır. (arka kapaktan)

Sabahattin Ali edebi yaşamında epey üretken bir öykü yazarı olmasına rağmen yazdığı üç roman (Kuyucaklı Yusuf, İçimizdeki Şeytan, Kürk Mantolu Madonna) ile de edebiyat tarihimizde çok büyük önem teşkil eden bir yazar oldu. 2016 yılının sonlarına doğru kendisinin bende bulunan bu üç eserini sırayla okumaya karar verdim ve bu yılın başında da bitirdim. Kendisinin ilk romanı Kuyucaklı Yusuf da en sevdiğim oldu kesinlikle. "1903 senesi sonbaharında ve yağmurlu bir gecede Aydın'ın Nazilli kazasına yakın Kuyucak köyünü eşkıyalar bastılar ve bir karı kocayı öldürdüler." cümlesiyle çarpıcı bir şekilde başlayan bu romanın ilerleyişi de benim için çarpıcı oldu.

Oldukça romantik bir şekilde işleniyor Yusuf'un hikayesi. Daha 6-7 yaşlarındayken annesi ve babası Kuyucak'taki köylerinde eşkıyalar tarafından öldürülüyor ve Nazilli kaymakamı Salahattin Bey, Yusuf'a acıyarak onu evlat edinip evine getiriyor. Salahattin Bey'in yuvası da pek hoş bir yer değil tabii, karısı Şahinde kendisinden 15 yaş küçük ve kendisiyle tamamen zıt bir karakter. Şahinde ve Salahattin Bey'in de küçücük bir çocukları var, adı Muazzez. Salahattin Bey'in tayininin Edremit'e çıkmasıyla oraya taşınıyorlar ve huzursuz aile ortamına rağmen çocuklar birbirlerini çok sevip sayıyor ve güzel sayılacak bir çocukluk geçiriyorlar. Kitabın asıl olarak ele aldığı hikaye bu değil elbet, ne oluyorsa büyüdüklerinde oluyor...

İlk olarak söylemem gereken şey Sabahattin Ali'nin betimlemelerde gerçekten çok başarılı olduğu. Öyle güzel cümlelerle öyle güzel anlatmış ki kitabı okurken kendimi olayların geçtiği yerlerde kahramanların yanında bir seyirciymiş gibi hissettim. Bu sadece fiziksel değil tabii, örneğin Yusuf'un oldukça karmaşık bir iç dünyası var ve bu ruh hallerini okuyucuyu sıkmadan anlatabilmek her yazarın yapabileceği bir şey kesinlikle değil. Romanın ilerleyişini çarpıcı olarak nitelendirmiştim, bir de Yusuf'un iç dünyasından çarpıcı bir örnek vereyim: "Hayatında asıl aradığı şeyin Muazzez olmadığını biliyordu, fakat Muazzez olmadan bunu aramaya muktedir olamayacağını sanıyordu." Es geçmemek lazım, Muazzez'in dönüşümü ve iç savaşı da yüreğinizde hissedeceğiniz bir şekilde anlatılıyor.

Karakter seçimlerini çok doğru buldum. Yusuf gibilerinden tutun adaleti satın alabilen ağa çocuklarına kadar pek çok karakter var kitapta. Ancak kitabı bitirdiğimde aklıma Kübra ve annesi takıldı çünkü Kübra'nın hikayesi bariz bir şekilde açıklanmadan son bulmuştu. Bu yüzden acaba benim kaçırdığım bir nokta mı oldu diye araştırdım ve öğrendim ki aslında bu kitap üç cilt olarak planlanmış. 1. cilt bu kitap yani Yusuf'un ve Muazzez'in hikayesi, 2. cilt Kübra ve 3. ciltse yine Yusuf hakkında olacakmış ancak Sabahattin Ali'nin erken ölümüyle bu tek ciltte kalmış.

Beklediğim gibi, oldukça trajik bir şekilde sonlandı kitap. Romantik bir romandı evet, ama aynı zamanda toplumuna ışık tutan bir Anadolu romanıydı, çok da başarılıydı bunda ki halk ve dönem hakkında güzel tespitler yapmış Sabahattin Ali.

Kuyucaklı Yusuf çok beğendiğim bir kitap oldu. Oldukça uzun zamandır okuduğum kitapları buraya yazmamıştım ama özellikle bunu yazmayı istedim, hatta yazının başında gördüğünüz gibi kitabın fotoğrafını çektim :)

"Bizim küçük Anadolu şehirlerimizde bu müzmin evlenme hastalığı daima hüküm sürmektedir. En kuvvetliler bile bir iki sene dayanabildikten sonra bu amansız mikroptan yakalarını kurtaramazlar ve kör gibi, önlerine ilk çıkanla evleniverirler. Tabii bu evlenmede herhangi bir müşterek hayattan ziyade, erkek için evde bir kadın bulunması; kız için de "münasipçe bir kısmet" varken kaçırılmaması düşünülmüştür.

"Evde meram anlatmaya asla imkan olmayan, seviyesi, ahlak telakkisi, dünyayı görüşü ve itiyatları büsbütün ayrı bir mahlukla daimi bir beraberlik insanı dış hayatta da bedbin yapar ve bütün insanlardan şüpheye düşürür."

"Niçin hayatının bu en büyük arzusunu, şimdiye kadar belki yine içinde, fakat en gizli yerlerde saklı duran bu arzuyu, hapsedildiği yeri parçalayarak ortaya çıkar çıkmaz, öldürmeye mecbur kalıyordu?..

23 Nisan 2016 Cumartesi

Rıfat Ilgaz - Hababam Sınıfı

Cumartesi, Nisan 23, 2016 6
Rıfat Ilgaz - Hababam Sınıfı
Yazarı: Rıfat Ilgaz
Sayfa sayısı: 492
Yayınevi: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları/Çınar Yayınları

7 Mayıs 1911, Rıfat Ilgaz'ın doğum günü. 7 Mayıs 2011'de tam 100 yaşında oldu babam. Okurları ona "Koca Çınar" diyor. Kolay değil tam 100 yıldır yaşıyor olmak...
Rıfat Ilgaz, eğitimsiz bir toplumda yaşayan bireylerin şiddet ve baskı kullanarak hedeflerine varmak isteyeceklerini vurgulardı her zaman. Sanata, kültüre ve eğitime önem veren toplumların çağdaş olabileceğine inanırdı. Sanatçı onun için toplumun yol göstericisiydi. Bu yüzden, kendi deyimiyle "gözü toplumda, kulağı halkta"ydı. O, benim için bir baba olmaktan öte, bilge bir kişiydi. Bugün bile bu yönünün az bilindiği düşüncesindeyim.
Edebiyatın her türünde ürün vermiş olan Rıfat Ilgaz'ın 70'e yakın yapıtı var. Şiir, roman, öykü, tiyatro oyunu, çocuk kitapları, anı, makale... Yazarlığının yanı sıra dergici, basın şeref kartı sahibi bir gazeteci ve dizgiciydi de.
Bugüne kadar milyonlarca kitabını okurlara ulaştırdığımız Rıfat Ilgaz'ın 100. doğum yılında, onun tüm yapıtlarını yeniden ele almak ve daha geniş kitlelere ulaştırmak için Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları ile el ele verdik. Onun sıcaklığını sizlere birlikte taşıyacak ve son sözünü yerine getirmeye devam edeceğiz...
Aydın Ilgaz (arka kapaktan)


Kitap fuarında Rıfat Ilgaz'ın oğlu Aydın Ilgaz'a denk gelmiştim, kendisiyle bir süre sohbet etmiştim ve o esnada imzalatmak için de bu kitabı almıştım. Hababam Sınıfı pek çok kişi için çok değerli. Nasıl olmasın ki? İlk izlediğimiz zamanın üzerinden kim bilir kaç zaman geçti, kim bilir kaç kez o şakaları izledik ama hala izlediğimizde gülebiliyorsak, yeni nesiller de gülebiliyorsa bu tartışmasız bir şekilde çok değerli bir şeydir. Filmlerin uyarlanmış olduğu bu kitap aslında Rıfat Ilgaz'ın Stepne takma adıyla yazarlık yaptığı Dolmuş dergisinde hazırladığı Hababam Sınıfı öykülerinin birleştirilmiş hâli.

29 Mart 2016 Salı

Harper Lee - Tespih Ağacının Gölgesinde

Salı, Mart 29, 2016 8
Harper Lee - Tespih Ağacının Gölgesinde
Özgün adı: Go Set a Watchman
Yazarı: Harper Lee
Çeviren: Püren Özgören
Sayfa sayısı: 239
Yayınevi: Sel Yayıncılık

Amerikan edebiyatının başyapıtlarından biri olan, Pulitzer ödüllü Bülbülü Öldürmek'in unutulmaz karakteri Jean-Louise "Scout" Finch, 20 yıl sonra New York'tan çocukluğunun geçtiği kasabaya, babası Atticus Finch'in yanına, yuvaya dönüyor. Çocukluğunda eşitlik, doğruluk ve adalet kavramlarıyla kişiliğinin yapı taşlarını oluşturan babası Atticus'un hayal kırıklığı yaratan değişimi, artık 26 yaşında genç bir kadın olan Scout'u derinden etkiliyor. (arka kapaktan)

Neredeyse bir aydır yazmıyorum, mazur görün bu seferlik :)

2015 yılının edebiyat olaylarından biri tartışmasız Tespih Ağacının Gölgesinde idi. Harper Lee, -ne yazık ki şubat ayında kendisini kaybettik- Bülbülü Öldürmek isimli tek romanıyla dünya edebiyatına soluk katmıştı. Önemli ödüller kazanmış, kitap da bir klasik haline gelmişti. Ancak kendisi yıllarca ne yeni bir kitap çıkardı, ne demeçler verdi ne de ortalıklarda göründü. Bu yüzden, 55 yıl sonra Scout Finch'in artık genç bir kadın olarak hikayesini okuyabilecek olmak bizleri çok memnun etmişti. Sonradan öğrenildi ki, aslında bu kitap Harper Lee'nin ilk kitabıymış ancak editörünün tavsiyesi üzerine hikayeyi Scout'un çocukluğu şeklinde yazarak Bülbülü Öldürmek'i oluşturmuş. Bana kalırsa tam isabet bir tavsiye olmuş bu.

24 Şubat 2016 Çarşamba

Truman Capote - Tiffany'de Kahvaltı

Çarşamba, Şubat 24, 2016 6
Truman Capote - Tiffany'de Kahvaltı
Özgün adı: Breakfast at Tiffany's
Yazarı: Truman Capote
Çeviren: Meral Alakuş
Sayfa sayısı: 126
Yayınevi: Sel Yayıncılık

1940'lı yılların New York'unda hareketli cemiyet hayatı öğleden sonra barlarda içilen martinilerle başlar, Tiffany'de edilen şampanyalı kahvaltılar ile son bulurdu. Bu renkli hayatın ilginç simalarından Holly Golightly, küçük dairesinde erkek arkadaşları için verdiği ev partileri ile dikkat çekiyordu.

Görünüşte eğlenceli ama yüzeysel bir hayat süren Holly'nin yaşamı çözülmeyi bekleyen gizemlerle yüklüydü. Genç bir yazar adayı ise bu gizemleri çözmek için çoktan yola çıkmıştı bile... (arka kapaktan)

İlla ki Blake Edwards'ın yönettiği Breakfast at Tiffany's filmini duymuşsunuz ve izlemişsinizdir. Dün, kültleşmiş filmin uyarlandığı yine kültleşmiş kısa romanı bir solukta okudum. İlk söylemem gereken şey filmi epey önceden izlediğim, ama sanırım bu akşam bir daha izleyeceğim. Çünkü okuduğum kitapta daha hüzünlü bir Holly Golightly gördüm.

Holly yani Lulamae çok küçük bir yaşta anne ve babasını kaybeden gencecik bir kızdır. Hayatında sadece erkek kardeşi Fred kalmıştır, sürekli olarak birilerinin yanında kalmaktadırlar. Son kaldıkları aileye daha fazla dayanamayıp oradan da kaçarlar ve bir adam o zaman henüz on dördündeki Lulamae ile evlenir. Kocasının evinde onun çocuklarına da üvey annelik yapmak zorunda kalan Lulamae buraya da dayanamaz ve kaçar. İsmini Holly olarak değiştirir, zengin birisiyle evlenir, dönemin New York cemiyet hayatını yaşayıp ünlenmeye çalışır. Geçmişindeki gerçekler onun canını yakar; bu yüzden bunları yok sayar, kurduğu pembe dünyasında yaşamaya çabalar.

Holly karakterini dünyaya sevdiren kişi kesinlikle Audrey Hepburn'dür diye düşünüyorum. Ancak Holly'de az çok kendinizden bir şeyler bulduysanız bunun için Audrey'e gerek pek yok. Hikayesine derinlemesine inme imkanı bulunmasa da az çok hüznünü görüyorsunuz. Her sabah elinde çöreği Tiffany vitrinine bakarak gerçeklerinden kaçabilen Holly (uyuşturucu dahi bu etkiyi kendisinde yaratmamıştır) belki de Amerikan rüyasıyla yaşamış pek çok kadını gösteriyordu bizlere... Erkekleri parmağında oynatan çekici bir genç kadının içindeki arayış; hüzünlü ve karamsar hava beni gerçekten etkiledi. Ayrıca kitap, adını öğrenemediğimiz anlatıcının ağzından yazılmış; Holly kendisini çok sevdiği kardeşine benzettiği için ona Fred diyor. Okumadıysanız okumanızı şiddetle öneriyorum.

En kısa zamanda dönemi dolayısıyla epey sansüre uğramak durumunda kalmış filmi tekrar izleyip görüşlerimi de paylaşacağım. Kitaptan Holly'nin aslında kendisini anlattığı bir alıntıyla yazımı sonlandırmak istiyorum.
"Kalbini bir yabaniye vermemelisin: Onları ne kadar çok seversen, onlar o kadar kuvvetlenirler. En sonunda ormana kaçacak kuvveti kazanırlar. Ya da bir ağacın en tepedeki dalına uçarlar. Sonra daha yüksek bir ağaca. Sonun bu olur Bay Bell. Eğer kendini yabanıl bir şeye kaptırırsan, sonunda gökyüzüne bakakalırsın."

23 Şubat 2016 Salı

Jean-Jacques Rousseau - Bilimler ve Sanatlar Üstüne Söylev

Salı, Şubat 23, 2016 2
Jean-Jacques Rousseau - Bilimler ve Sanatlar Üstüne Söylev
Özgün adı: Discours sur Les Sciences et Les Arts
Yazarı: Jean-Jacques Rousseau
Çeviren: Selahattin Eyüboğlu
Sayfa sayısı: 69
Yayınevi: İş Bankası Kültür Yayınları

"Bilimlerin ve sanatların gelişmesi ahlakın düzelmesine yardım etmiş midir? sorusu 1749 yılında Dijon Akademisi tarafından bir yarışma sorusu olarak sorulmuştur. Bilimler ve Sanatlar Üstüne Söylev de Rousseau'nun birincilikle çıktığı  bu yarışmanın sorusuna verdiği cevaptır ve kendisini dünyaya tanıtan eserdir.

Jean-Jacques Rousseau'nun bu soruya cevabı söylevinde olduğu üzere hayır olmuştur. Başlangıçta beni epey şaşırtan bu yanıt hakkında olumsuz bir fikre kapılmadan edemedim. Rousseau, bilim ve sanat konusunda gelişmiş uygarlıklar hakkında da örneklendirmeler yaparak bu iki alanın gelişiminin ahlak ile ters orantılı olduğu iddiasını kanıtlamaya çalışıyor; bilimin ve sanatın kaynaklarının sandığımız üzere çok da güzel yerlerden gelmediğini; insanlığın hırsından, kininden, kendini beğenmişliğinden ve hatta boş bir merakından geldiğini de iddia ediyor. "Hoşa gitme sanatı"nın bizi kişiliğimizden uzaklaştırdığını, kendi ruhumuza uymaya cesaret edemeyişimizi yüzümüze haklı bir şekilde vuruyor. Ayrıca bilim-sanat ve lüks arasındaki ilişkiyi de. Başta yadsıdığım hayır cevabına karşı bir daha düşündürdü beni sözleriyle. Her ne kadar kendisi daha sonradan İtiraflar'ında bu eserin kendisine ünü getiren eser olmasına ve coşkunluk, güçlülük ile dolu olmasına rağmen mantık ve düzeyden iyice yoksun olduğunu söylese de insanda gerçekten bu duyguları uyandırıyor ve sorgulatıyor da. Harfi harfine katılmasam dahi eserde yüzüme vurulan bazı gerçekler iyi hissettirmedi değil.

Ayrıca okudukça görülüyor ki karşıt olduğu şey bilim ve sanat değil, bilim ve sanat öğretilirken gittikçe kaybedilen erdemler. "Her tarafta açılmış büyük kurumlarda, birçok masraflarla yetiştirilen gençlere, asıl ödevlerinden başka, öğretilmeyen şey yoktur. Çocuklarımız kendi dillerini bilmezler, ama hiçbir yerde konuşulmayan başka diller öğrenirler; anlamlarını zor anladıkları mısralar düzerler; doğruyu yanlıştan ayırt etmesini bilmezler, ama onları, aldatıcı düşünce oyunlarıyla kimsenin anlayamayacağı bir duruma sokmak sanatını edinirler; mertlik, hakseverlik, fedakarlık, insanlık, yiğitlik kelimelerinin ne olduğunu bilmezler; güzel yurt sözü kulaklarına hiç çalınmaz; Tanrının adını işitirler; ama ondan çekinmez, sadece korkarlar."  ve "Fizikçilerimiz, matematikçilerimiz, kimyacılarımız, astronomlarımız, şairlerimiz, müzikçilerimiz, ressamlarımız var; ama değerli yurttaşlarımız yok." diyerek demeye çalıştığını tamamen açıklıyor aslında yazar. Söylevini de erdemliliği ve gerçek felsefeyi vurgulayarak bitiriyor.

Şaşırtıcı bir biçimde kafamdaki olguyu sarsan bu eseri okuyun derim. Okuyun ve kendi kararınızı verin :)

"Ey erdem, basit ruhların yüksek bilgisi, sana ulaşmak için bu kadar zahmete ve külfete gerek mi var? Senin ilkelerin bütün yüreklerde yazılı değil mi? Yasalarını öğrenmek için herkesin kendi içine bakması, tutkuların sustuğu bir anda vicdanını dinlemesi yetişmiyor mu? Gerçek felsefe işte budur; biz onunla yetinmesini bilelim; edebiyat dünyasında ölmezlik kazanan ünlü insanların şan ve şerefini kıskanmadan kendimizi onlardan ayıralım; aramızdaki ayrım, eskiden iki büyük milleti birbirinden ayıran şerefli ayrım olsun: Onların da biri iyi söz söylemesini, öteki iyi iş görmesini biliyordu."

19 Şubat 2016 Cuma

George R. R. Martin - Kılıçların Fırtınası Kısım 1

Cuma, Şubat 19, 2016 8
George R. R. Martin - Kılıçların Fırtınası Kısım 1

Özgün adı: A Storm of Swords

Yazarı: George R. R. Martin
Çeviren: Sibel Alaş
Sayfa sayısı: 623
Yayınevi: Epsilon Yayınları
Kılıçların Fırtınası Kısım 1
Kılıçların Fırtınası Kısım 2
Kargaların Ziyafeti Kısım 1
Kargaların Ziyafeti Kısım 2
Ejderhaların Dansı Kısım 1
Ejderhaların Dansı Kısım 2

George R. R. Martin'in muhteşem serisi, Kılıçların Fırtınası ile modern fantastik edebiyatın istisnai başyapıtlarından biri konumuna geliyor, imgesel kurgunun büyük eserleri arasındaki yerini sağlamlaştırıyor. 

İktidar mücadelesindeki beş savaşçıdan birinin ölmüş, bir diğerinin gözden düşmüş olmasına rağmen savaş tüm şiddetiyle sürmektedir. Yedi Krallık'ın zor durumdaki hükümdarı Joffrey, Demir Taht'ta oturmaya devam etmektedir. En amansız düşmanı Stannis, takip ettiği büyücü kadının kurbanı olmuş ve bozguna uğramıştır. Nehirova'daki Genç Robb, Kuzey'e hükmetmekte; Daenerys yaşayan son ejderhalarla beraber kana bulanmış bir kıtayı katetmektedir. Rakipler son hesaplaşma için harekete geçerken büyük bir yabanıl ordusu, efsanevi Ötekiler'le birlikte medeniyetin merkezine doğru ilerlemektedir. 

Diyarda sükûnet, Yedi Krallık'ın kılıçların fırtınası ile sarsılmasıyla mümkündür... (arka kapaktan)

Uzun zamandır elimde gezen Buz ve Ateşin Şarkısı serisinin 3. kitabının ilk kısmı, dizinin de üçüncü sezonunun uyarlandığı kitap oluyor. Önce diziyi izlemiş biri olarak kitaba tamamen sadık kalınması çok hoşuma gitti. Kitapta da Martin'in çok sevdiğim tasvirlerini ve karakterlerin bizzat düşüncelerini okumak bana çok keyif verdi.

Olay akışı da şu an için epey çarpıcı, diziyle hangi kitapta ayrılacaklarını bilmesem de şimdilik tamamen bildiğim konular üzerinde dönüyor.

Kitap hakkında değerlendirebileceğim şeyler şu an için bu kadar, kitabın ikinci kısmını okuduğumda tam bir değerlendirme yapmayı düşünüyorum.

2 Şubat 2016 Salı

Tokyo Ghoul Cilt 1 & Bleach Cilt 1-2-3

Salı, Şubat 02, 2016 9
Tokyo Ghoul Cilt 1 & Bleach Cilt 1-2-3
Yazar: Sui Ishida
Çizer: Sui Ishida
Sayfa sayısı: 232
Yayınevi: Gerekli Şeyler Yayıncılık

"Tokyo"da...

...Bir "umutsuzluk" saklanıyor...

İnsanların arasına karışıp, onları avlayan ve bu cesetlerle beslenen esrarengiz "insan"lar..

İnsanlar onlara "gul" diyor. Genç bir adam, bu esrarengiz "insan"lardan biriyle tesadüfen karşılaşınca...

...kaderi aksi yönde değişmeye başlar! (arka kapaktan)

Hayatımıza girdiği gibi bir anda efsaneler arasında gösterilen -ki buna kesinlikle katılmadığım- Tokyo Ghoul'ün mangası kasım ayında Gerekli Şeyler Yayıncılık'tan çıkmıştı. Ben de aldığım gibi okudum, ancak blogumda yayınlamak için birkaç cildi çıksın da alayım diye bekledim. Belli ki çıkacağı yok :(

Konusu Tokyo'da yaşayan Ken Kaneki isimli üniversiteli kitap tutkunu bir gencin etrafında dönüyor. Kendisinin hoşlandığı Rize Kamishiro adlı bir kız aslında bir ghoul ve onunla randevusunun sonunda Kaneki'ye saldırıyor. Bir şekilde kurtulan Kaneki'nin hayatta kalması için kendisine Rize'nin organları naklediliyor ve böylece Ken Kaneki yarı insan yarı ghoul olarak yaşamını sürdürmeye başlıyor.

Başarılı ve tatmin edici çizimler, heyecanlı bir hikaye ancak çok da "vay" dedirten bir manga olduğu kanaatinde değilim. Animesinden farklı yanlarını görmek adına ciltler çevrildikçe muhtemelen alıp okurum.

Yazar: Tite Kubo
Çizer: Tite Kubo
Sayfa sayısı: 184 (1. ve 2. cilt), 192 (3. cilt)
Yayınevi: Gerekli Şeyler Yayıncılık

Ichigo Kurosaki, on beş yaşında, hayaletleri görebiliyor. Bu özelliği taşımasına rağmen gayet rahat bir hayat sürdürüyordu ama bir gün aniden kendine Shinigami diyen bir kız ortaya çıkar ve "hollow denilen kötü ruhların saldırısına maruz kalırlar. Ailesi de tehlike altındadır. Bakalım, şimdi Ichigo ne yapacak? (1. cildin arkasından)

Mükemmel çizimlerine rağmen olaylar açısından ortalamanın biraz üstü gittiğini düşündüğüm Bleach hakkında şimdilik söyleyeceğim çok fazla bir şey yok. Sıradaki ciltlerini alıp okudukça olaylar hakkında daha fazla fikir sahibi olabilirim diye düşünüyorum. Ama hepsini elime aldığım gibi okuduğumu belirtmeden geçmemem gerekir.

Kasım ayından beri taslak yayın olarak duran bu yayını da aradan çıkarmış olayım dedim. Bu arada konu dışı olarak Iron Man 3'yi sonunda izleyebildim. Thor: The Dark World ve Captain America: The Winter Soldier'ı da izleyip en kısa zamanda görüşlerimi sizlerle paylaşacağım :)

Death Note: Cilt 2 & Cilt 3

Salı, Şubat 02, 2016 4
Death Note: Cilt 2 & Cilt 3
Özgün adı: Desu nôto / デスノート
Yazar: Tsugumi Ooba
Çizer: Takeshi Obata
Sayfa sayısı: 197 (2.cilt) - 193 (3. cilt)
Yayınevi: Akılçelen Kitaplar

DÜNYANIN EN HEYECANLI VE MACERA YÜKLÜ MANGA SERİSİ

Bu deftere adı yazılanlar ölür... Shinigami Ryuk'un insanoğlu dünyasına düşürdüğü defter: DEATH NOTE. İki seçilmiş insan Light Yagami ve L'in muhteşem savaşı böyle başlar. Eşi benzeri görülmemiş bir korku ve heyecan fırtınası ortasında...

2. cilt konusu: Peşindeki FBI ajanının adını öğrenmeyi başaran Light, FBI'ı devre dışı bırakmak için bu olayı araştıran ajanların tamamını öldürür. Fakat en ince ayrıntısına kadar düşünülmüş bir plan bile arkasında bazı izler bırakır. Light'ın peşindeki L nihayet ortaya çıkarak Kira'nın çevresine ördüğü ağı gittikçe daraltır. Böylece iki dahinin müthiş mücadelesi iyice şiddetlenir. Ve Light şimdi hem L hem polis hem de cesur nişanlıyla uğraşmak zorundadır...

3. cilt konusu: Light, kendine engel olmaya kalkan herkesi teker teker öldürürken L de tahminlerine güvenerek Yagami ailesinin evine gizli kameralar yerleştirir. Bunun farkına varan Light ile L arasında kameralar aracılığıyla  sessiz bir savaş yaşanmaya başlar. O sırada bir televizyon kanalına "Kira" adıyla kaset mesajlar gelir ve mesajlarda öngörüldüğü şekilde birbiri ardına insanlar ölür. Fakat bu ölümlerin ardında şok edici bir gerçek yatmaktadır!

Manganın 2. ve 3. cilt tamamen anime uyarlamasından hatırladığım şekildeydi. Takeshi Obata'nın inanılmaz çizimleri eşliğinde hikayeyi okumak benim için çok zevkliydi.

3. cildin bitişiyle beraber seriye Misa Amane dahil oluyor. Biraz isteksizce de olsa en kısa zamanda 4. cildi almayı umuyorum. Şimdilik yorum yapabileceğim pek bir şey yok, çünkü şu an tamamen Light ve L'in zeka oyunları üzerine dönüyor hikaye. Bir Kira taraftarı olarak da bunları okumak büyüleyici.

1 Şubat 2016 Pazartesi

Marjane Satrapi - Persepolis

Pazartesi, Şubat 01, 2016 4
Marjane Satrapi - Persepolis
Özgün adı: Persepolis
Yazarı-çizeri: Marjane Satrapi
Çeviren: Şule Çiltaş
Sayfa sayısı: 352
Yayınevi: Minima Yayınları

Persepolis rejimi, İslami demokrasiyi ve genel olarak özgürlüğü tartışan İran halkının -özellikle kadınların- günlük yaşamda karşılaştıkları zorluklara ve tüm bu güncel tartışmalara ışık tutuyor.

İran, bu eski ve büyük uygarlık çoğunlukla fundametalizm, fanatizm ve terörizm ile birlikte tartışıldı. Hayatının yarısından fazlasını İran'da geçirmiş bir İranlı olarak biliyorum ki bu imaj gerçeklikten çok uzaktır. İşte bu nedenle Persepolis'i yazmak benim için bu denli önemliydi. Bütün bir ulusun birkaç köktencinin günahlarıyla yargılanmaması gerektiğine inanıyorum. Aynı zamanda özgürlüğü savunurken hayatlarını cezaevinde yitiren, Irak'a karşı savaşta ölen, farklı baskıcı rejimler altında acı çeken ya da ailelerini terk etmek ve memleketlerinden kaçmak zorunda kalmış İranlıların da unutulmasını istemiyorum.
Marjane Satrapi

Geçtiğimiz yılın ekim ayında bu çizgi romanın aynı adlı film uyarlamasını izlemiş ve burada yorumlamıştım. Bir film olarak kesinlikle kendine hayran bırakmıştı ve ben de çizgi romanını geçtiğimiz günlerde yaptığım bir İdefix alışverişinde son anda sepete attım. Dün gece okumaya başladım ve bugün olacak her şeyi bilmeme rağmen elimden düşüremedim. Heyecanla çevirdim sayfaları.

Marjane Satrapi'nin otobiyografi niteliği taşıyan bu çizgi romanında kendisinin çocukluğundan başlıyoruz. Laik ve özgürlük yanlısı bir ortamda yetişmekte olan küçük Marjane'ın ve yakın çevresinin Şah rejimine karşı çıkan ayaklanmalardaki tepkilerini ve yerlerini görüyoruz. Marjane büyüdükçe onun ruh hallerini, tutkularını ve en önemlisi olgunlaşıp değişmesini görüyoruz. Sanırım hikayeyi bu kadar başarılı kılan unsurlardan biri de Marjane'ın bunca şeye tanık olan bir çocuk, sonrasında da ergen olması. Ayrıca bir kadın olması beni kendisine daha yakın hissettirmiyor değil. Yaşananları böyle bir karakterin gözünden görmek sizi de hikayeye dahil ediyor adeta.

Filme göre daha ayrıntılı ve daha başarılı bulduğum çizgi romanda filmde yer alan birkaç başarılı sahne yoktu. Ayrıca hüzünlü ama umut dolu bir sonu vardı... Okumaktan keyif alacağınız, eşsiz bir eser. Kesinlikle etkileyici...

29 Ocak 2016 Cuma

Sara Shepard - Duygusuz

Cuma, Ocak 29, 2016 6
Sara Shepard - Duygusuz
Özgün adı: Ruthless
Yazarı: Sara Shepard
Çeviren: Gülfem Çırak
Sayfa sayısı: 368
Yayınevi: Martı Yayınları
Seri: Sevimli Küçük Yalancılar
Kusursuz
Mükemmel
İnanılmaz
Acımasız
Tehlikeli
Kalpsiz
Sevimli Küçük Sırlar (ara kitap)
Sahtekar
Şaşkın
Duygusuz

Her şey baştan mı başlıyor?

Rosewood yıllarca skandallarla çalkalanırken dört Sevimli Küçük Yalancı Aria, Emily, Hanna ve Spencer hep başrollerdeydi. Arkadaşlarını kaybettiler, A adındaki acımasız bir takipçi tarafından hedef alındılar ve ölümün kıyısından döndüler. Ama henüz hiçbir şey sona ermedi.

Aria'nın aşk hayatı yolunda gitmiyor, Emily vahşi tarafını keşfediyor, Hanna düşmanla bir araya geliyor ve Spencer'ın bir daha asla görmeyeceğini düşündüğü biri tekrar karşısına çıkıyor.

Ama bunların hiçbiri geçen bahar tatilinde yaşananlarla kıyaslanamaz. Bu hala kızların en karanlık sırrı. Ve bilin bakalım bu sırrı kim öğrendi?

A, Sevimli Küçük Yalancılar'a suçlarının bedelini ödetmeye kararlı ve A'dan daha korkunç olan şeyse... başlarına gelecek olanı hak ettiklerini düşünmeleri. (tanıtım bülteninden)

Bıktım artık bu kızlardan, inanın bıktım. Ama okumadan da edemiyorum ki! Her yeni çıkan kitapta kızlar daha bir salak oluyorlar. Yaşadıklarından ders almıyorlar, bir de bunca korkunç şeyin üstüne üçer beşer yeni ilişkilere yelken açıyorlar.

Evet, farkındayım, bir chick-lit kitabı bu. Ancak inanın mantık sınırlarını bu kadar çok zorlaması ister istemez okuyucuyu seriden soğutuyor. Karakter üstüne karakter, olay üstüne olay, tam ha oldu derken aslında hiçbir şeyin olmamış olması vs... Bunlar aslında kitabın konusu açısından çok iyi ancak olaylar artık anlamsız ve gereksiz uzatılıyor. Kitaptan kalite olarak çok bir şey beklemiyorum ancak yine de çıtasını bu kadar aşağı çekmesi biraz moral bozucu.

Kitaptan nefret etmiş olmama rağmen yeni kitabı çevrildiğinde muhtemelen alıp okuyacağım... O zamana dek sevgiyle kalın.

28 Ocak 2016 Perşembe

William Shakespeare - Othello

Perşembe, Ocak 28, 2016 6
William Shakespeare - Othello
Özgün adı: The Tragedy of Othello, the Moor of Venice
Yazarı: William Shakespeare
Çeviren: Bülent Bozkurt
Sayfa sayısı: 197
Yayınevi: Remzi Kitabevi

Shakespeare'in konusunu İtalyan oyun ve hikaye yazarı Cinthio'nun Hecatommithi adlı novella derlemesinden aldığı Othello beş perdelik, trajedi türünde bir oyun. Şehvet, hırs, kıskançlık ve hatta ırkçılık kavramları üzerinden ilerliyor hikaye.

Venedik'te bir komutan olarak epey önemli bir kişilik olan Othello, Senatör Brabantio'nun kızı Desdemona ile senatörün rızası olmadan evlenir. Senatör Brabantio, kızına Othello tarafından büyü yapıldığını iddia eder, ancak Othello Kıbrıs'a yaklaşan Türk donanmasına karşı en büyük umut olduğundan Venedik dükü ve öteki senatörler buna pek de karşı çıkmazlar. Othello, Desdemona'ya olan büyük aşkı için şunları söyler:
"Şunu bil ki Iago, Desdemona'yı sevmesem,
Engin denizleri verecek olsalar bana,
Şu bağımsız ve özgür hayatımdan vazgeçip,
Bile bile kısıtlamazdım kendimi."

Desdemona'nın da bu evlilikte rızası olduğu anlaşılınca ve babasını karşısına alınca zaten söylenecek çok da söz kalmaz. Othello'nun bayraktarı Iago'nun kıskançlığı ile karakterleri birbirine düşürmesi ise olayların seyrini epey değiştirir.

Iago kendisini şöyle tanımlar:
"Tanrı bilir, sadakat, görev filan bana göre değil.
Ama öyleymiş gibi yapmak bana göre.
Dış görünüşüme bakarsan sanırsın ki
İçten duygularım yansıyor dışıma.
Oysa göreceksin, çok geçmeden
Dışa yansıyan o duyguları
Kargalara yem diye atacağım.
Ben, ben değilim."
Oyunda özünde karısının sonsuz sadakatine inanan ve karısına deli gibi aşık olan Othello'nun aklına aslı olmayan kıskançlığı sokan kötü de Iago'dur. Kesinlikle hayran kaldığım bir kötü karakter oldu yine de kendisi. İnsanların zayıf noktaları üzerine oynayıp kendi çıkarları üzerine hamleler yapmasından mıdır, tüm bu kaos ortamına sebep olmasından mıdır bilemedim...

Iago'nun Othello'nun aklına, Desdemona'nın Othello'nun yaveri Cassio ile birlikte olduklarını sokması ve bunu destekleyecek sözde kanıtlar sunmasıyla Othello da değişmeye başlar. Aşkı yerini intikam hırsına bırakmaya, kendisi de gaddar olmaya başlar. Desdemona ise sevgilisine ona sadık kaldığını, sadece onu sevdiğini göstermeye çalışırken bir o kadar da karşısında zayıf düşer. En sonunda ise gerçekler açığa çıkar, ancak ortalık kan gölüne dönmüştür...

İnanılmaz bir eser olduğunu düşünüyorum. Heyecanını yitirmiyor, trajedi de baştan sona etkisini sürdürüyor. Ve de en önemlisi, birbirinden ilgi çekici, hala içimizde yaşayan karakterler. Yukarıda da belirttiğim kıskanç Iago; eşine babasına karşı çıkacak kadar sonsuz bir sadakatle bağlı Desdemona; kıytırık bir iki bez parçasını değil de dünyaları verseler eşine olan sadakatini yitirebilecek Emilia; karısına olan sonsuz aşkına rağmen aklına girilmesiyle bambaşka biri olan Othello ve daha nicesi. Bundan yüzlerce yıl öncesinde ortaya konmuş karakterler bizlere ne kadar da benziyor aslında, onu gördüm. Kesinlikle çok sevdiğim bir eser oldu Othello. Çeviri olarak da okunabilirlik açısından başarılı buldum. Eğer denk gelirsem tiyatro oyunlarını mutlaka izleyeceğim.

Biraz da alıntılar bırakayım oyundan.

Iago - "Yaşam terazimizin iki kefesinde akılla tutku dengede olmasaydı içimizdeki ihtiras ve adilik kim bilir bizi nereye götürürdü. Neyse ki aklımız var da, sonsuz hırsımızı, arzularımızı, azgın duygularımızı dengeliyor."


Othello - "Her fırtınadan sonra
Böyle huzur gelecekse eğer,
Esebildiğince essin rüzgarlar,
Ta ki ölümü uyandırana dek."


Emilia - "Öyle bir canavardır ki kıskançlık,
Kendinden doğar, kendinden ürer."


Othello - "Öldürmeden önce öpmüştüm seni.
Şimdi bana düşen, seni öperken ölmek."

31 Aralık 2015 Perşembe

George Orwell - Bin Dokuz Yüz Seksen Dört

Perşembe, Aralık 31, 2015 10
George Orwell - Bin Dokuz Yüz Seksen Dört
Özgün adı: Nineteen Eighty-Four
Yazarı: George Orwell
Çeviren: Celal Üster
Sayfa sayısı: 350
Yayınevi: Can Yayınları

"Geleceğe ya da geçmişe, düşüncenin özgür olduğu, insanların birbirlerinden farklı oldukları ve yapayalnız yaşamadıkları bir zamana; gerçeğin var olduğu ve yapılanın yok edilemeyeceği bir zamana:
Tekdüzen çağından, yalnızlık çağından, Büyük Birader çağından, çiftdüşün çağından; selamlar!"

Distopya denilince akla gelen eserler arasında ilk sırada olan Bin Dokuz Yüz Seksen Dört'ü okudum, hatta okuyalı epey oldu ancak sizlerle bunu paylaşmak bugüne kısmetmiş.

4 Kasım 2015 Çarşamba

Ray Bradbury - Fahrenheit 451

Çarşamba, Kasım 04, 2015 2
Ray Bradbury - Fahrenheit 451
Özgün adı: Fahrenheit 451
Yazarı: Ray Bradbury
Çeviren: Zerrin Kayalıoğlu & Korkut Kayalıoğlu
Sayfa sayısı: 238
Yayınevi: İthaki Yayınları
Fiyatı: 15 TL

Fahrenheit 451: Kitap kağıtlarının yanıp tutuştuğu sıcaklık derecesidir.

"Mutlu olmak için ihtiyacımız olan her şeye sahibiz, ama mutlu değiliz. Eksik bir şey var. Çevreme bakıyorum. Kaybolduğunu kesinlikle bildiğim tek şey, son on ya da on iki yıldır yakmakta olduğum kitaplar."

Ray Bradbury gibi kitaplara aşık bir yazardan, kitapların birer kahramana dönüştüğü unutulmaz bir distopya...
Yayınlanışının 60. yılını geride bıraktığımız bu ölümsüz eser; totaliter sistemlere, sansüre, baskıya yönelik en keskin eleştirilerden biri...
Yeryüzünde tek bir kitap kalacak olsa, o kitap olmaya aday, vazgeçilmez bir roman... (arka kapaktan)


Ray Bradbury'nin distopya denilince akla gelen ilk eserlerden biri olan Fahrenheit 451'inin kurgu olarak harika olduğunu düşünüyorum. Okumanın yasak olduğu; kitapları yakanların da bizzat itfaiyeciler olduğu bir dünya karşımıza çıkıyor. İtfaiyecilerden birine bir gün trende tanıştığı bir kız yaktığı kitapları okumayı hiç düşünüp düşünmediğini sorar ve bu itfaiyecinin hayatında büyük bir değişim başlar.

Kurguyu ne kadar sevsem de Bradbury en sevdiğim yazarlardan biri olamadı bu kitapla. Her şey çok hızlı geçiliyor gibiydi. Yine de kitap kendine bağlıyor; sansüre yaptığı eleştirilerin yanı sıra insan ilişkilerine ve medyaya olan bağımlılığımıza da pay çıkarıyor. Bu açıdan bakıldığında gerçekten başarılı ve oldukça gerçekçi bir distopya olduğunu düşünüyorum. Kesinlikle okunması gereken kitaplardan biri.

"Eğer boğulursan, en azından sahile doğru yüzerken boğulduğunu bil."