vulnicure

20 Ocak 2023 Cuma

200123

Cuma, Ocak 20, 2023 25
200123


Geçen sene bugün, yıllar sonra, bloguma dönmüştüm. Döndüğümde de blogumun adını "Vulnicure" olarak değiştirmiştim. Vulnicure adı çok sevdiğim sanatçı Björk'ün Vulnicura albümünden geliyor aslında, var olan bir kelime değil. Vulnicura alan adı önceden alınmış olduğu için kelimeyi hoşuma gidecek bir şekilde deforme etmem gerekmişti, ben de bunu seçmiştim. Bugün öğrendim ki internet âleminde mahlasımı oluşturmama sebep olan o albüm de tam 8 yıl önce bu tarihte yayınlanmış. Şimdi bir başka 20 Ocak'ta ben finallerimi, bütünlemelerimi ve elbette güz dönemimi bitirmiş; 1 buçuk aydır sürekli başka şeylerle dolu olan zihnim rahatlamış bir şekilde bloguma tekrardan dönüyorum. Ne tesadüf ki geçen sene buraya tekrar dönmemin başkahramanının da doğum günü 20 Ocak'tı.

Ben hayattaki küçük, gereksiz, başka kimsenin umurunda olmayan tesadüfleri severim. Bir işaret olduklarına inanmam belki ama öyleyse ne olmuş deyip bir kenara da atmam. Yine de bu tarih gerçekten tılsımlıysa; tılsımın kaynağının, en güzel büyüsünün, benim biricik dostumun doğum günü kutlu olsun.

4 Aralık 2022 Pazar

Ağaç Ev Sohbetleri 171

Pazar, Aralık 04, 2022 29
Ağaç Ev Sohbetleri 171


Ağaç Ev Sohbetleri devam ediyor. Bu haftanın konusu çok sevgili deeptone'dan. Kendisi sormuş:

"Olsaydı veya olursa, evrenin neresine gitmek isterdiniz, istersiniz?" 



Yine güzel bir soru.

Uçmaktan korkarım. Ama Aladdin'deki gibi bir uçan halıya atlayıp tüm evreni köşe bucak gezme şansım olsa diye hayal etmişimdir çocukken.

İlk olarak içinde bulunduğum yerküreyi turlarım. Koskoca evreni ayağıma sermişler ama sonuçta ben bir insanım, benmerkezci hareket etmek benim doğamda var; bu yüzden ilk işim de bu emektar küreyi gezmek, bildiğim, bilmediğim yüzlerce kültür ve yeri gezmek olur. 

Sonra Ay'a giderim. Bakalım Dünya'dan göründüğü kadar güzel miymiş?

Sonraki durak Mars, çünkü David Bowie'ye sözüm var. Orada buluşacağız onunla. Uçan halımın teybinde de Life on Mars çalar. Uzayda ses yayılmaz derseniz Nasreddin Hoca misali uçan halıya takılmadınız da buna mı takıldınız derim, bozuşuruz, ona göre.

Oradan Plüton'a. İade-i itibar yaparım kendisine. Sonuçta tüm evren benim ve halımın ayaklarımın altında, kuralları ben koyuyorum. Bu evrende artık Plüton bir gezegendir, aksini söyleyen düz dünyacıdır.

Sonra? Halı nereye sürüklerse. Büyük Ayı turu olur, Andromeda olur, hiç fark etmez... Aladdin ve Yasemin'in yolculuğu gibi, ancak bu sefer yolculuk evrenin tamamını kapsıyor. Yanıma da mümkünse gökbilim işlerinden anlayan birini alırım. Hatta belki yolda bizden gelişmiş toplumlardan biriyle karşılaşırım, onlar bana yardım eder, ne dersiniz?

1 Aralık 2022 Perşembe

Back to December

Perşembe, Aralık 01, 2022 19
Back to December

Selamlar!

Bu yazıyı geçmişten gönderiyorum. Bugün vize dönemimin son 3 sınavı birden var. Yazının yayınlandığı saatlerde ben muhtemelen okul yolunda tüm heyecanımla son tekrarlarımı yapıyor olacağım. Dayan Vulnicure, bugünü atlatınca kısa bir süreliğine de olsa rahatlayacaksın.

Yılın son ayının ilk gününü es geçmek, buraları da boşlamak istemedim. Çok yakında her yerin Noel ve yeni yıl süsleriyle dolacağı önümüzdeki günlere hazırlık niteliğinde birkaç şarkıyı bir araya getirdim.


29 Kasım 2022 Salı

Dokuzuncu Yıl

Salı, Kasım 29, 2022 32
Dokuzuncu Yıl


"Merhabalar, hoş geldiniz! :)

Bu blogda şu andan itibaren okuduğum kitapları yorumlayacağım.

İlk olarak okuduğum eski kitaplardan başlıyorum.

Umarım seversiniz."


Her şey dokuz sene önce, tam bu saatte, bu cümlelerle başladı. O günü hatırlıyorum. Dönemin liseye yerleştirme sınavı TEOG'un 1. basamağı bitmişti, 2. basamağına da 5 ay kadar bir zaman vardı. Küçük bir molanın tam zamanıydı. O gün sınavdan çıkıp eve gittiğimde yeni bir dizüstü bilgisayar beni bekliyordu, tamamen bana ait ilk bilgisayarım. Bana yıllarca yoldaş olan şimdilerin külüstürü o Lenovo ile yaptığım ilk şeylerden biri uzun zamandır açmak istediğim kitap blogunu faaliyete geçirmek oldu. Şimdikinden çok daha farklı bir ismi vardı ama neydi, zihnimi ne kadar zorlarsam zorlayayım bir türlü hatırlayamıyorum. Sonra burası "Kitap Kuşu" oldu, bu yıla dek. Uzun yıllar mahlasım kalmış bu isim bir şekilde benim bir parçam da oldu. Sanırım Kitap Kuşu bir anka kuşuydu ki bir gün ömrünü tamamladı ve Vulnicure olarak küllerinden yeniden doğdu.

Yazmak ve bir şeyler üstüne konuşmak hep benim olayımdı, bu sebepten burası benim ilk ya da son blogum değildi. Ama hem açtığım hem de yazdığım hiçbir web sitesinde buranın bana hissettirdiklerini hissetmedim, kattığı şeyleri kapmadım. Bu dile kolay 9 senenin içinde ne kadar boşluklar ve aralar olsa da burayı kapatmayı tek bir kez bile düşünmedim. Benim çocukluğum, ergenliğim, yetişkinliğe attığım ilk adımlar, bocalayışlarım, mutluluklarım, hayatımda yer edinen insanlar hep burada kendine yer buldu çünkü. 9 sene önce dünyada yerini arayan o küçük kız arayışını bir türlü sonlandıramadı belki ama kendine burada bir sığınak buldu.


28 Kasım 2022 Pazartesi

Bu Blog Bulunamadı

Pazartesi, Kasım 28, 2022 21
Bu Blog Bulunamadı


Türkçe yazılan müzik bloglarının son kalesi Zihnin Arka Sokakları bugün blog alemine vedasını etmiş. Benim için bir devir kapandı sanki, sahiden buruk bir his doldu içime. Neredeyse 10 yıldır buralardayım, bu sürenin 6-7 yılını Zihin'i okuyarak geçirdim. Blog dünyasından uzaklaştığım dönemlerde bile onun yazılarını okumaktan hiç vazgeçemedim. İnsanlar gelişim çağlarında onlara etki etmiş, iz bırakmış isimleri ve yerleri unutamıyor. Onlar artık olmasa da hep bir yerlerde kalıyor. Zihnin Arka Sokakları'nın yeri doldurulamayacak blog sayfası da benim için böyle.

Bu vesileyle başka kimler vardı, kimler geldi geçti acaba diye düşündüm kendi kendime. Takip ettiğim bloglara baktım, bir sürü gizli blog var. Kimdi, neydi, ne yapıyordu hatırlama şansım yok. Bazılarına tıklıyorum; bu blog kaldırıldı diyor, içeri giremiyorum. Bazılarına giriyorum, yazar gitmeden valizlerini toplamış, içerisi boş. Bazıları da yıllardır sahipsiz ama en azından oradalar, hatta kimisinde veda notu var. Bir kez internete düşen şey hep internette kalır derler ya hani, her durumda geçerli değil bu. Kim bilir ne yazılar, ne anılar toz oldu gitti.

Bu insanların terk-i diyar eylemesinin bir sürü sebebi olabilir. Artık yazmaktan keyif almıyorlardır, hayatlarında yazmalarını bıraktıracak bir şey olmuştur, yoğunluk sebebiyle devam ettirememişlerdir, farklı bir site ya da sosyal medya uygulamasına geçmişlerdir, blog doğal ömrünü tamamlamıştır ya da sadece yazarların canları öyle istemiştir. Ama çuvaldızı biraz da Blogspot'a batırmak gerekiyor diye düşünüyorum. Blogspot alternatifi olmayan bir yer değil, Wordpress dağ gibi dimdik duruyor karşısında. Ama daha amatör ilerleyen bloglar ve teknolojiyle pek de haşır neşir olmayan blog yazarları için ideal olan yer burası, yani yok olup gitmediği sürece talep var. Ben blog aleminin öldüğünü de düşünmüyorum zaten, sadece eskisi gibi alıcısı yok. Uzun süredir yazanlar istatistiklerinde son yıllarda yaşanan dramatik düşüşünün farkındadır diye tahmin ediyorum. Bu işi biraz daha büyütmek isteyenler için yeterli destek yok. Ben burada AdSense'i kullanamadım ama 1.5 yıl kadar önce Blogspot altyapısını kullanan ve sahiden iyi tık alan bir web sitesinden kazandığım reklam geliri komik bir rakamdı. Herkes para kazanmak için yazmıyor, bu tutku işi diyenler olabilir. Haklı da olurlar. Ama buranın ilerlemesi için bir şekilde parasını kazananların da olması lazım çünkü böylece o isimleri buraya bağlayan bir sebep oluyor. Bloglarda yazmak kadar yazan diğer kişilerle iletişim kurmak da önemli ama ortada kimseler kalmadıysa kiminle iletişim kuracaksınız? Böyle olunca reklam geliri almayan ama hayalet şehirde kendi kendine takılmak istemeyen kişiler de buralardan gidiyor.

Instagram, Twitter gibi sosyal medya platformları bloggerlara büyük kolaylık sağlıyor ama oralar buranın tam alternatifi değil maalesef. Buradakiler fikirlerini, hislerini daha detaylı anlatmak istiyor, bazen görselliğe ihtiyaç bile duymuyor. Bu sebeple buranın alternatifi YouTube ve podcastler ama sadece yazmak isteyenler için yapılabilecek tek şey farklı bir web sitesinin altyapısını kullanmak. Dediğim gibi; bence buralar dutluk değil, hâlâ kalabalığız. Ama eskisi gibi de değil. Bir canlılığa, harekete, belki de yeniliğe ihtiyacı var. Ne yapmak lazım peki? Bilemiyorum. Bu yazıyı aslında biraz da bunun için yazmak istedim, okuyacak kişilerin de belki fikri olur ve paylaşır diye. Deep buraya geri dönenleri, yeni yazmaya başlayanları ya da daha önce onun dikkatinden kaçmış isimleri sık sık bloguna taşıyor. Momentos podcastlerinde sayısız blogu tanıttı, tanıtmaya devam ediyor. Ağaç Ev Sohbetleri, Blogger Kitap Kulübü, Blogları Canlandırma Projesi gibi başarılı etkinlikler hem yazarlara başka blogları gösteriyor, hem de yazma ilhamı veriyor. Belki bu tarz etkinlikleri daha sık yapabiliriz; bloglarımızın tozlu raflarından mimleri, meydan okumaları, eski etkinlikleri indirebiliriz. Burası öyle huzurlu, öyle güzel bir yer ki günden güne yapraklarını dökmesine şahit olmak istemiyorum. Öyle iyi kalemler, öyle değerli tecrübeler buraları renklendiriyor ki bir gün sayfalarına girdiğimde "Bu Blog Bulunamadı" yazısıyla karşılaşmak istemiyorum.

27 Kasım 2022 Pazar

Kaçamak

Pazar, Kasım 27, 2022 19
Kaçamak

Buralara girince tahmin ettiğimden fazla zaman harcıyorum. Bilgisayarım yavaş, takip ettiğim bloglar bu sıralar epey üretken, okuyunca üstüne konuşacak şeyler de oluyor hani. Yarın sınavlarım başlayacağı için bu haftanın başlarında günü ve saati önceden ayarlanmış yazılar hazırladım, bu zamanlarda da odak sürecimi etkileyecek şeyler olmadan iyice derslerime kendimi vereyim istedim. Ama yine kendimi tutamadım, bugün bir okuma yapmak için bilgisayarı açmam gerekince bir baktım yine buraya uğramışım. Hazır gelmişken bir-iki şey karalamaktan zarar gelmez.

Twitter'da bir Wattpad kitapları muhabbeti dönüyor. Olay şu: Bir edebiyat sayfası gittiği kitapçıda "Çağdaş Türk Edebiyatı" rafının Wattpad kitaplarıyla dolu olduğunu görüyor ve bunu fotoğraflayıp eleştirel bir dille paylaşıyor. Gelen yorumları söylememe gerek yoktur diye tahmin ediyorum. Ancak bazı kişiler "İsteyen bunları okuyabilir, edebiyat sadece nitelikli ve entelektüel olanın tekelinde olacak diye bir şey yok. Zaten o şekilde olan kitaplar her dönem kendine okuyucu buluyor." diye bu eleştirilere karşı çıkıyor. Sonra bu eleştiriye eleştiriler geliyor; kötü olana edebiyat denilemez, bu kategoriye sokulamaz diyor onlar da. Benim naçizane fikrim edebiyat polisliğinin sonu gelmediği gibi anlamı da olmadığı yönünde. Gerçekten herkes yalnızca kendine bir şey katacağına inandığı, otoritelerce onaylanmış kitapları mı okuyor? Bence herkesin arada kafa dağıtmak için okuduğu "hafif" kitaplar da vardır; "şezlong kitapları" diye bir tür var mesela, sıkça dile getirilir. Alanı da edebiyat olan biri olarak güneşlendiğim, dinlendiğim, günlük hayatın stresinden bunaldığım o zaman dilimlerinde Proust okumuyorum ben şahsen. Daha önce hiç Wattpad kitabı okumadım ama söylemek istediğim de bu zaten, onları değil belki ama onlara denk kitapları okuduğumuz oluyor ve bunda kötü bir şey yok. Yine de, bu romanlar her ne kadar teknik anlamda bu kategorinin altına uyuyor olsa da çağdaş Türk edebiyatı yerine "Genç Kurgu" gibi farklı bir alt başlık altında toplanabilirler diye düşünüyorum.

Don’t Worry Darling (2022) | Film Yorumu

Pazar, Kasım 27, 2022 11
Don’t Worry Darling (2022) | Film Yorumu

Yönetmen: Olivia Wilde
Senaryo: Katie Silberman, Carey Van Dyke, Shane Van Dyke
Oyuncular: Florence Pugh, Harry Styles, Chris Pine, Olivia Wilde, Gemma Chan, KiKi Layne, Nick Kroll, Kate Berlant, Timothy Simons, Asif Ali, Sydney Chandler
Süre: 123 dakika
Ülke: Amerika Birleşik Devletleri


Olivia Wilde'ın yönetmen koltuğuna oturduğu psikolojik gerilim filmi Don't Worry Darling, 50'li yıllarda Amerika'daki bir şirket kasabasında yaşayan Alice (Florence Pugh) ve Jack (Harry Styles) çiftini konu ediniyor. Kasabada yalnızca bir şirketin çalışanları ve onların aileleri yaşıyor, tüm imar işlerini de bu şirket yapıyor. Erkekler aynı anda işlerine giderken kadınlar evlerinde onları bekliyor; ev işi ve yemek yapmaktan kalan zamanlarında bir araya gelip vakit geçiriyorlar, zaten tüm kasaba sakinleri her türlü sosyal faaliyeti bir arada yapıyor. Kadınlar erkeklerin işleri hakkında soru soramıyor ve şirketin belirlediği bazı bölgelere giremiyor. Bir gün eşlerden biri Margaret (KiKi Layne), oğluyla birlikte yasaklı bölgelerden birine girip oğlunu kaybettikten sonra zor günler yaşamaya başlıyor ve küçük toplulukları içinde dışlanıyor. Alice Margaret'ı gözlemledikçe yaşadıkları kusursuz plastik yerin sandığı kadar kusursuz olmadığını ve gizlenen bir şeylerin olduğunu fark etmeye başlıyor.

Eh, magazin haberlerine bu kadar malzeme vermiş bir filmin benim dikkatimden kaçması imkansız olurdu tabii. Vizyona girdiği gibi soluğu sinemada aldım ama yorumumun taslakları terk etmesi o kadar uzun zaman aldı ki film dijital ortamlarda yerini almış bile.

Olivia Wilde'ın 2019 yılındaki ilk yönetmenlik tecrübesi Booksmart'ın aldığı övgüler sonrasında gözler kendisinin yeni işine çevrilmişti. Gelgelelim Don't Worry Darling, kadrosu ve ilk haberleriyle bu gözleri üstünde tutmasına rağmen yayınlanınca yerden yere vuruldu. Bu durumda filmin promosyon döneminde çıkan kötü haberlerin de etkisi var gibi duruyor. Shia LaBouf'un kadrodan kovuluşu, kendisinin kovulmadığını ve yönetmenin Florence Pugh'la alay edişini kanıtlarıyla ortaya sunuşu, sette yönetmen ve başrol oyuncusu arasında yaşanan gerilim iddiaları, Florence'in filmin promosyonlarına neredeyse hiç katılmayışı, filmin galasında Harry Styles'ın Chris Pine'a tükürmesi iddiaları... Tamamını sayamadığım bu olaylar silsilesi filmin önüne fazlasıyla geçti. Belki de ben bu haberlere ve olumsuz eleştirilere denk geldikçe beklentimi düşürmüşüm, bilemiyorum, ama filmi sevdim. İlk perde için pek de olumlu sözler söyleyemiyorum ancak ikinci perdeden itibaren filmin kazandığı ivme, şaşırtmacaları ve oyunculukları çok iyiydi. Ancak ya süre yetersizliğinden ya da başarısız yönetmenlikten filmde havada kalan birçok nokta vardı ve bunlar pek de "dert etme be sevgilim" denebilecek noktalar değildi. Burada spoiler vermek istemediğim için çok bahsedemesem de filmin sonunu etkileyen sahnenin nedeninin açık olmamasının en büyük havada kalma durumu olduğunu söyleyebilirim. Filmden çıkınca arkadaşımla böyle bir hikâyenin filmden çok mini dizi formatına gideceğini konuştuk, bu konuda hâlâ aynı fikri taşıyorum. Bilim kurgu sularında yüzen bir gerilim hikâyesi çekiyorsanız izleyiciyi olana bitene ikna etmeniz gerekiyor ve bu film kimi yerlerde bu konuda sınıfta kalıyor. Bilim kurgu demişken; ben bu filmin bu türde olacağını bilmiyordum, 60’larda geçen toksik bir ilişkiyi izleyeceğiz sanıyordum. Eh, yer yer bunu gördüğümüz doğru, ama meğer pek de alakası yokmuş. Bu bir yanlış reklamın sonucu mu yoksa benim gündemi düzgün takip edemeyişimin sonucu mu, emin değilim. 

İyi bir fikrin kopuk bir işleyişle -ya da işleyemeyişle- ve yalnızca sonlara doğru yakalanan tempoyla ne hâle geldiğini gösteren bu filme izlenecek bir şey bulamayınca göz atılabilir. Florence'in oyunculuğunu sevenler kaçırmasın ama. :)